CAM GÖBEĞİ
4 Kasım 1967
Cumartesi

Hani yağmur ardı bir renge dönüşür deniz bazı, camgöbeği. Diyemezsin ne mavi ne de yeşil. Camgöbeği bile değildir belki de aslı. Kıpır kıpır bir kalbi bulursun hoplayan kabarcıklarda. Sonra… Yine bir başka renk bir başka uğraşı. Sabahın ön saatleri kadar berrak akşamın son derinliğini taşır sessiz ve duru. Bilmem hiç çekip çıkardınız mı sudan yosunu. Şıpır şıpır ıslak, ne güzel bir yeşili vardır. Sonra bırakın geri, yumuşakça dalar denize. İşte, o zaman severim ben cam göbeğini..
Düşündüm, düşündüm de bilemedim, bilemedim doğruyu. Belki yosun yeşili, belki de boncuk boncuktu gönlümün mavisi.. Ne ben ne de bir başkası bilemez içimdeki seviyi. Bugün birse yarın üç, öbür gün sonsuzdur sesi. Her an helezonlanır, açılır, kapanır. Ne açık diyebilirsin ne de kapalı. Yalnız tertemizdir. Onda camgöbeğinin enginliği vardır, erişilmezliği vardır.

Genç kız olmak ne tatlıymış. Ne tatlıymış meğer sandığım en büyük kederler. Anlaşılamamazlık derken karşına duran en kuvvetli sevi. O güne dek en değişiği, en derinlerde başka bir kıpırdanış.
İlk, en büyük en tatlı anlam. İçine dönüşün yoktur artık yalnız. Yalnız, karşılıksız düşünceler yok.. İki söyleşi, tek fikir, tek anlamdır. Hür, derbeder uçuşlara son. Kalbin ısınmak için başka çırpınışlar beklemez, istemez.. Çıplak kayalara yosun giydirir kadife kadife, ılıcacık sular bu kez. Yosun yeşili umutlar deniz mavisinde sükun bulur, rahatlar cam göbeğine dönüşünce söyleşiler. Artık esirdir birbirine bir olabilmek için ikisi de..

Camgöbeği renklerin en müşevveşi, kesinliksiz fakat ne kadar tatlı. Tıpkı gençlik yaşantıları gibi. Taptaze ve civcivli. Bu rengi sevemezdim önceleri. Tuhaf gelirdi sevemezdim. Neden bilmem.. Turuncudaki emin sıcaklığı arardım hep. Ama ne tuhaf, en tatlı sıcaklığı en soğuk bildiğim şeyde buldum. Nasıl oldu diyorum kendi kendime. Bana her şeyi makul sebepler göstererek sevdiren “o” nu nasıl tanıdım… Her şey yepyeniydi benim için.. Arkadaşlar, okul, kantin. Sıcak dumanlı kantinde tanıştık hep. Yeni geldi dediler benim için. Yabancı ve çekingendi herkes. Daha ziyade kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir gün evvelki partiydi mevzu. Kızlar çıkışıyorlardı çocuklara. Biri çekinmeden karşı koyuyor, diğeri ise susuyordu. Pek fazla konuşmamıştık, yalnız gözlerinde bir şey gördüm. Nedir hala bilemem…

O gün konferans salonunda bir ses duyduk. Birçok gürültü arasından piyano sesi geliyordu sakin. Arkadaşım “girelim” dedi. Kalabalıktı salon. Sonra öğrendik dersleri boşmuş. Gürültülü grup yavaş yavaş dağıldı. Arkadaşımla piyanoya yaklaştık. Çaldığı parça çok tatlıydı. Şimdi bilmediğim, hatırlamadığım bir müzik. Bir müzik ki hassas notalarla süslü. Yürürken yüzüne baktım. Bilmem neden gözlerimi ayıramadım ondan. Belki de tuşların üstündeki parmaklarından daha hassas bir yüz. İnceydi manası, derinliği vardı bir başka gözlerinin. Yüzüm pembeleşti baktıkça ona. Yanına oturuşumuzu hatırlıyorum arkadaşımla. O yine devam etti bize bakmadan. İçimde bir hafifleme vardı. Bir kopuş hissettim sanki derinlerden…

Âfet ERENGEZGİN