“İFADE SENDROMU” 
  VE
BİLİMSEL  OLMAK !..
Üstüne biraz da
“MİMARLIK”
24 Haziran1998

“Bilimsel” yada “filmsel” olmak arasında çok da fark yoktur sanıldığı kadar.. “Deli !” yada  “dahi !” olmak arasındaki ince çizgi misali ayrımda, bir o yana bir bu yana yalpalar durur bazı dostlarımız.. Bilimin gereği budur deyip ağdalı üsluplar fakat tarzanvari bir Türkçe bilgisi  sergilerler. Sonuna gelindiğinde başı unutulan uzun cümleler ile bir şeyler anlatmaya
çalışırlar !..

Sizi bir konferansta dinleyici olarak yakaladıkları zaman, anladıklarından şüphe edeceğiniz bazı fikirleri üstelik kendi icatları gibi sahiplenerek dinletmeye mecbur eden, hatırlanmaya değer bu kişilerle mutlaka karşılaşmışsınızdır.. Alay konusudurlar, ama tartışma konusu olduklarını sanırlar.

Gözlemci bir rejisör bir gün mutlaka bilim dünyasının “filmlere yakışır” bu mizahi yönünü ve ilginç karakterlerini keşfedecektir. Böylece bir çok kara mizah öyküsü ibret alemine yansıyacaktır.

Bilimsel olmak, deneye dayalı olarak yöntem ve kurallar ortaya koymaktır. “Bilim” bir başka deyişle; genel geçer ve düzenli bilgidir. Herkesçe ; her zaman “anlaşılır” ve o bilgiye sahip olanlarca kabul edilir olmak, genel geçer olmaktır. “Anlaşılır” olmak burada anahtar kelimedir. "Ben çok derin bilgilere sahibim.  Anlamanız mümkün değil !.." edası ile sayfalar doldurmak, ancak bir terapi konusu olabilir... Adı konmamış bir hastalıktır.. İsim babası olmak gerekirse bu anlatma özürlü kişilere  “ifade sendromlu !”  diyebiliriz ..

Evel Allah bir psikoterapiste sörf yaptıracak bollukta dokümanla doludur mesleki dergiler.. Öğrenciliğimizde hepimiz şikayet ederdik ; niye anlaşılmıyor sayın yazarların ne demek istedikleri diye.. Büyüdük bin beter olduk. Çocukluğunda çok dayak yemiş bir yetişkinin, kendi çocuğu ile ödeşmeğe kalkmasına benziyor biraz bu iş.. Hıncını okuyucusundan almaya kalkışan “film” konusu olmaya değer “bilim” adamlarımıza sesleniyorum !. Lütfen hatırlayınız ; “Yahu bu adam  ne  diyor !” diye kendi kendinize dert yandığınız günleri .. Bilin ki şimdi de sizi anlamıyorlar !...

Diyeceksiniz ki ; bu kişilerin çoğu zaten bilim adamı filan değil İddiaları da yok. Neden böyle acımasızca eleştiriyorsun ?.. Benim amacım; hayatınızda önemli sıkıntılar doğuran “bu çeşit yaklaşımların !” tellallığını yapıp, kıymetli vaktinizi ve vaktimi ziyan etmek değil.. Sözlerimi de geri alırım ama bir şartla : Bu arkadaşlar “en hakiki tele-vole !” tarzı programlar dışında fikir beyan etmemeye söz vermeliler !.. Biz de, komedi-magazin karışımı sade suya bir konuşma izleyeceğimizi ya da okuyacağımızı bilip hazırlıklı olalım ..

Özetle şunu demek istiyorum : Eğer, ağırlıklı görevi ; eğitim hizmeti  olan meslek dergilerinde, birileri fikir beyan etmek istiyorsa, ya da bir kongrede tebliğ sunuyorsa, bilimselliği en azından bir davranış biçimi olarak hazmetmiş olmalıdır. Yoksa tüm eleştirileri hak eder !..

 POTANSİYEL BİLİMSELLER !

Burada söze, yiğidin hakkını vererek başlamak istiyorum. Bilim dünyamızın nice saygı ve sevgi değer temsilcisini, silinmez olumlu anılar bırakmış fertlerini, doğaldır ki ayrı bir yere koyuyorum.. Zaten eminim onlar da çevrelerinde benzer olaylara şahit olmuşlar ve aynı sıkıntıyı bizle paylaşmışlardır. Ne yiğitliğe leke sürmek ne de haklarını yemek kimsenin aklından geçmez.. Onlar ancak başımızın tacıdır..

Şimdi gelelim potansiyel bilimsellere :

Zaman zaman sohbetler yayınlanır mesleki dergilerde. Beş altı sayfa konuşur meslektaşlar. Son sayfada biri der ki ;  “Sen şimdi şöyle mi demek istiyorsun ?.” “Ne alakası var !” diye yanıtlar diğeri. “Ben böyle bir şey
demedim !.” Yani bu “üstatlar !” kendi aralarında da pek anlaşılır değillerdir. Bu tip sohbetleri okurken bunalıp, zekanızdan hemen şüpheye düşmeyin o yüzden.

Aslında bu yazıları ve konuşmaları  isim isim belgelemek  çok kolay olurdu. Akla kara ayrılır, gri tonlar yerini bulurdu.. Bu tartışma uzarsa belki de o yola başvurmak zorunda kalırız. Ama şimdilik polemiğe yol açmamak, gönül kırıcı olmamak, daha da fazla moral bozmamak için kendilerinden başka herkesi rahatsız eden bu tutumlarını isim ve örnek vermeden sergilemek niyetindeyim.. Siz hiç üstünüze alınmayın sayın okuyucular. Onlar kimden bahsettiğimi anlamışlardır. Bilimsel olmak  bu kişilerin ciddiye aldıkları bir uğraş değil adeta boş zamanların “hobisi” olmuştur. Bu yüzden onlarla karşılaşmak da  sizin ve bizim
“fobimiz” olmuştur..

Şöyle dediklerini duyar gibiyim : “O dergideki konuşmalar ya da makaleler dediğin, aslında sohbet !.. Kendi aramızda ya da okuyucu ile sohbet !..
Nereden çıktı şimdi bilimsellik ??..”
Böylece daha vahim bir durum çıkıyor ortaya ; sohbetini anlayamadığınız bir kişinin bilimsel yaklaşımını kavramak nasıl mümkün olurdu  acaba ? ...

BİLİMSELLİĞİN
10 “ALTIN !” KURALI :

1- Asık suratlı olmak ilk kuralıdır bilimselliğin. Gülümsemeye yol açmak günaha teşviktir. Ruhumuz iyice kararmalıdır ki bize sunulan titrek mum ışığını aydınlık sanalım.

2- Kişisel ( öznel ) ifade kullanmamak ikinci kuraldır. Çünkü genelde kişisel kanaatleri oluşmamıştır. Eh ! olamayan kişisellik de ifade edilemez..

3- Üçüncü kural ; anlatmak fakat bir türlü anlatamamaktır.. Yani bir sayfa doldurmak fakat bir satır akılda kalmamaktır..

4- Dördüncü kural ; % 20 Türkçe % 80 nece olduğu mühim değil bir dil kullanmaktır. % 20 de olsa Türkçe’yi bir gözü kör, ayağı topal bırakmaktır...

5- Beşinci kural ; kendisini en birinci uzman sanmaktır. Her neden bahsediyorsa o konunun kaşifi, fatihi ve tek söz sahibi olduğunu her fırsatta gözümüze sokmaktır. Gerçek bilim adamı olmanın gerçek bir alçakgönüllülükten geçtiğini nedense kimse onlara söylememiştir..

6- Altıncı kural ; ilk adım olan doktora tezi ile bilimsel eser arasındaki ince ayrımı bilemeyip, sayfaları yarı yarıya dip notları ile doldurmaktır. Böylece konunun takibini büsbütün zorlaştırmak, ayrıca gözlerimizi yormaktır.

7- Yedinci  kural ; konu başlığı, bölüm başlığı, paragraf ayrımı, noktalama işaretleri, önemli cümlelerin vurgulanması gibi “gereksiz !” şeylere boş verip, karınca duası yöntemi ile  
bir sayfa = bir paragraf  düzenini acımasızca uygulamaktır.

8- Sekizinci  kural ; “Yedi sağırlar birbirini ağırlar !” halk deyişini haklı çıkarmak için özel gayret göstermektir. Derin ilimlerinden halkın bir şey anlaması tehlikesine karşı özenle mücadele etmektir. Basit tarifleri tarif saymamak,  “benzetme” gibi önemli bir eğitim yöntemine  hiç başvurmayıp konuyu “sulandırmamaktır !..” Buna karşın, kendi aralarında uyuşamasalar da, birbirlerinin dilinden anlar görünmektir.. Bu bir görüntüdür ama onlara yeter !..
9- Dokuzuncu altın kural ; mesleğin tartışılmaz “ulularına !” her fırsatta atıfta bulunmak, onların bilgi ve bulgularını, hangi dünya savaşından kaldığına bakmaksızın kendi önerilerine mihenk taşı olarak yutturmaya çalışmaktır.. Kısacası dokuz defa pişirilmiş yemeği önümüze koymaktır..

10- Yiğitliğin dokuz kuralı kaçmak, biri hiç görünmemektir! derler. İşte onuncu “altın !” kural adeta, bu özdeyişi belgelemek için vardır. Üstelik en çok uyulan, en yüksek ayarlı olan da, bu  kuraldır.“Bilim adamı !” yada “bilimsel bir adam!” olmak durumunda ; bir şeyler yazıp çizmek veya konuşmak, sonra da aklı bir karış havada işgüzarlar tarafından zor durumda bırakılmayı  göze almak yerine,  hiçbir şey söylememek ! , hiçbir şey yazmamak !, doğaldır ki daha güvenceli  olacaktır.. Onlar  da  öyle  yaparlar... Kimler mi ? Ben ; “yarıdan  çoğu !”  diyorum.. Siz ne dersiniz ?..

KURALLAR VE SONUÇLARI

Yazılı olmayan fakat dikkatle uyulan bu kurallar uzar gider... Şöyle bir bakın çevrenize, şöyle bir yoklayın belleğinizi.. Okul hayatınızda, mesleğinizde ve çalışma ortamınızda karşılaştığınız kaç örnek vardır kim bilir ?.. Kimi, pırıl pırıl gençleri bilimden hatta okuldan soğutmuş, kimi, iletemediği mesajı yüzünden bir türlü yararlı olamamış, kimi de adam yerine konup bazı mevkileri işgal etmiş, gerçek hak sahiplerinin önünü tıkamıştır..

Durumlarının farkında olmayacak kadar
“saf !” mıdırlar, yoksa bilinçli olarak böyle davranan art niyetli “uyanık !” mıdırlar  ?.. Anlamakta zorlanıyoruz doğrusu..

İletişim ; haberleşme demektir. Haberleşmek; mesajı anlaşılır bir dille ulaştırmaktır.  Anlaşılır olmadıkça, Türkçe özürlü ve “ifade sendromlu” kalmakta direndikçe, iletişim çağında ne süratle yol alabiliriz dersiniz ?.. Çevrenize  bir daha bakın !.. Yaşanılan sorunların % 90'ı “fikir” ayrılığında değil “ifade” ayrılığında yatmaktadır.. Aynı vatanı, aynı şiddetle sevdiğini anlatan partilerimiz, bazen birbirini  “düşman ülke ordusu !” gibi görebilmektedir.. Çünkü aynı sevgiyi farklı dillerde ifade etmeyi marifet saymaktadırlar..

Bir kongre ya da sempozyumda aynı konuyu farklı biçimlerde didikleyen bilim adamları, bulguları üst üste koyup sonuca ulaşacaklarına, birbirine zıt şeyler söylediklerini sanarak kendileri dışında çözüm görmemekte ısrar edip ümitsizce dağılmaktadırlar..

Son zamanların “olumlu modası !” açık oturum ve toplu söyleşiler ; söz sırası kapma ve hasmını köşeye sıkıştırma arenasına dönüşmüştür. Anlatılan şeyin içeriğinden çok , anlatan kişinin toplumda kendisi için seçtiği konuma yönelik, “saldırı ve savunma söyleşileri” izlemekteyiz.. Sağda veya solda, o veya bu partide ya da takımda olması, fikirlerinin tümünün aynı kefeye konmasına yol açmaktadır. Çünkü fikrini ifade eden kişi daha işe başlarken, temsil ettiğini sandığı kesimin sözcüsü olmayı, fikrin ifadesinden çok daha ön planda tutmaktadır. Şanlı bir grubun temsilcisi olmak, savunduğu fikrin kendisinden ve ifade ediliş tarzından çok daha önemlidir onun için.. Etki tepkiyi doğurur. Dolayısı ile bu sonuca şaşmamak gerekir..

Bir şeyler bilen ama bildiğini ifade etme yolları öğretilmeyen gençlerden, ifade özürlü hocalarına kadar, burnuna tutulan mikrofona toplam 50 farklı kelime ile hayatını anlatmaya kalkan vatandaşımızdan, 5000 kelime de kullansa politik çizgisini bir türlü ifade edemeyen laf cambazı  politikacılarımıza kadar yüzlerce örnek sayabiliriz. Hepimiz bu derdin şahidi ve  şikayetçisiyiz ..

“ÇARE”Yİ
BULMAK ZORUNDAYIZ !..

Çare sizce ne ola ?.. Beceremeyenleri alaşağı etsek, geriye kalanlar çare mi olur sanıyorsunuz ?.. Bence ne alaşağı etmek gerçekçi ne de kalanlardan medet ummak !.. Akılcı davranarak ; ilk okuldan itibaren kendisi olmayı bilen ve kendisini ifade edebilen çocuklar yetiştirmeyi hedef almadıkça sonuca ulaşmayı hayal bile etmemeliyiz ..

Okumasını ve okuduğunu kişiliğinin süzgecinden geçirip anlatabilmesini becerebilen bir nesil yetiştirebildiğimiz gün,  “ifade sendromu”  bir toplumsal hastalık olmaktan çıkacaktır.

Doğrusunu bilmek ama anlatamamak, rüyada bir tehlike ile karşılaşıp bağıramamak gibi bir karabasandır. Bilmenin ilk koşulu bu bilgiyi bilmeyene iletmektir. Bilgi ; para  pul  biriktirme ve kimseye koklatmama tarzı bir saplantının metası değildir.. Bilgi ; bize çeşitli kaynaklardan verilmiş bir ödüldür. Onu dağıtabildikçe bu ödülü hak etmeye devam ederiz ..

Dağıtabilmek yani “iletebilmek”;  yani önce doğru bir biçimde “ifade edebilmek", işte bu yüzden çok önemlidir.. Okullarımıza neden konuşma ve ifade dersleri, toplum önünde, hatta televizyonda  kamera karşısında konuşma dersleri konmasın.. 40 sene öncesinin Amerika’sı bunu ciddi bir eğitim aracı olarak görüyordu hala da öyle görüyor.. Bırakın Amerika’nın günahlarını bir yana, sistem seçimindeki deneyiminden pay kapmaya bakalım, inanın günaha girmeyiz.

Yakın zamanda katıldığım mimari bir kongrede, tecrübeli bir simültane tercüman, “neden üniversitelerimize konuşma dersi
koymazlar ?.” diye yakınıyordu.. Anlamak konusunda o kadar bunalmıştı ki benim de hak verdiğimi duyunca  çok rahatladı.. “İyi tercüme edebilmem için Türkçe’sini iyi anlamam gerek, kendimden şüphe ediyorum zaman zaman !” diyordu.. Teselli ettim çünkü meslekten olmama rağmen ben de bir şey anlamıyordum..

Bence bu deneyimli tercümanın izlenimi “bir suç duyurusu” sayılmalıdır.. Sorun bellidir.. Çözüm için harekete geçmenin zamanı çoktan gelmiştir...

İlk ve orta eğitime şimdilik temenni çağrısında bulunabiliriz ancak. Köklü çözüm elbette oradan başlayan çözümdür.. Diksiyon, hızlı okuma, anlama, sonra da anladığını anlatabilme alışkanlıklarının ilkokuldan itibaren kazandırıldığı bir eğitim sisteminin ülkeye neler kazandırabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir..

Sanıyorum şimdilik, üniversitelerimizde bağımsız çözüm formülleri  bulmak daha kolay olacaktır. Çünkü bu yanlış eğitimin sonuçları  en yoğun biçimde orada yaşanmaktadır. Yanlışlığın farkına varmak ve “çare üretmek” sanırım daha kolay olacaktır. Her meslek için  anlama ve anlatmanın yollarını kendi bünyesinde çözmek zorundayız.. Bunu, ek derslerle ve uzmanlarla kolayca yapabiliriz.. 
Yoksa ne mi olur ?.. Hal ve gidişimizden memnun iseniz  hiçbir şey olmaz !.. Her şey eskisi gibi devam eder.. Yine güller gibi geçinir gideriz... Gerçek bilimsellerle potansiyel bilimseller yine birbirine karışır.. Daha kötü ne olabilir ki ?....

GELELİM MİMARLIĞA

Ben bu yazıya, “Mimarlık ve Bilimsellik” başlığı ile, bilimsel davranışın mimarlıktaki yerini irdelemek amacı ile başlamıştım. Sonra fark ettim ki ; bilimsellik adına yaşanılanlar, tüm mesleklerde, hiçbir temel fark göstermeksizin tekrarlanmakta.. Bir mimar olarak, en iyi bildiğim sahada söz söylemem daha doğru iken, birden kendimi bilimsellik adına tebliğ verir buldum..
 
Bilimselliğin beşinci altın kuralına uymaktan sanırım beni ancak alçakgönüllülük kurtarabilir.. Evet bilesiniz ki ben bu konuyu en iyi bileniniz değilim. Olsa olsa 50 yıllık ilk, orta, lise, üniversite ve sonrasını kapsayan gözlemlerimi sizlerle paylaştığımı fark ettiğim zaman, duygularınızın tercümanlığına soyunan biriyim..

Bu konularda, “erken öten horoz olmak !” riski her zaman vardır.. Ama “geç öten !” olmaktansa riski göze almak bana daha doğru geliyor.. Katılıyorsanız çare bulmaya yaklaştık demektir !..

Y.Mimar
Çelik ERENGEZGİN