BİR BÜYÜK YÜREK !.

4.Nisan.2003

Güzel Sanatlar Akademisinden, Mimar Sinan’a, 1965’den 2003’e; 38 yıl.. Neler değişmedi ki ? “Yanlış gidiyorsa bir şeyler”, özlenen; değişimdir.. Kısır bir ortam tüketir insanı.. Kara deliğinde yok eder kendini. Bir de bunun tam tersi var şimdi anlatacağım. Hala değişmeyen bir şeyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç.. Çünkü o “doğru giden şeydir”.. Bunca yıl sonra aynı güven veren yaklaşıma tanık olursunuz. O bildik ışığın gücü, aydınlatır dünyanızı, sarar yüreğinizi..

Bu yazı; önce gerçek bir hocaya, “bir büyük yüreğe” saygı, sonra da işini marifet olarak hiç önemsemeyen ve takdim edilmekten de hoşlanmayan bir öğrencisinin yaptığı projenin takdimidir. O günlerde ikna edemediğim yayınlama iznini, aradan geçen dört yılın desteği ve biraz da “baba zoru” ile aldığımı itiraf ediyorum.. Gecikmişliğin bağışlanmasını diliyorum o yüzden.. Bu yazı aynı zamanda “kulağın”, kendisini geçen “küçük boynuza”  teşekkürüdür. İçinde bir de Akademi öyküsü var ki, ibret almalık !..

Gözünüz görüntülere bir yandan takılırken ben sizi birkaç satırlık da olsa 1968 yılına götüreceğim. Sayın Orhan Şahinler’in hayatıma gülle gibi düştüğü o yıla..

Akademinin ilk öğrenci temsilcisiyim. Üstelik oy ve söz hakkım var ki, hayali cihan değer.. Sabahtan akşama toplantılardan nefes almaya vakit yok !.. “Yetenek kaygılı” farklı bir giriş sınavımız varken, “Artık merkezi seçim sistemine mi bağlansak ?” tartışmaları yoğunlaşmış durumda.. O günkü yorumumuz şu: Hocalar üç beş gün sınav yapıp değerlendirme zahmetine katlanacaklarına; yorulmamak, hazıra konmak istiyorlar.. Yetenek, istek gibi şeylerle özel olarak ilgilenmenin lüks olduğunu düşünüyorlar.

Bu işin vebali de yok gibi üstelik. Kazananlar listesi gelecek, iş bitecek.. Oh ne rahat !. Bu günkü yorumum daha acımasız. 30’u aşkın Mimarlık eğitimi veren üniversitenin yetkili ağızdan itiraflarında, yetenekli ve istekli olup
“mimarlık mesleği” ilk üç tercihi içinde olan öğrenci sayısının % 5’i  geçmediği, % 10’un azami skor olduğu görülüyor.Yani kendimiz ettik kendimiz bulduk.. Cevabını bilmediğim soru ise şu: Yurdumun günahı neydi ?..

O günlerde önermeye çalıştığımız; aşamalı ve sonu mülakatla ( konuşma ile ) biten sınav sistemleri çok yorucu bulunup, merkezi siteme bağlanma kararlılığı sergilenince, Profesörler Kurulu toplantısında son bir söz istedim. “Mantıklı bir itirazın olmayacağı, genel geçer yöntem içeren yeni bir sınav şekli önermek istiyorum” dedim. “Ya boy sırası ile ya da ayakkabı numarası ile öğrenci alalım ! Kimsenin itirazı olamaz, siz de rahat edersiniz..”

İşte küçük kıyamet o dakika koptu. Akademinin manevi şahsiyetine hakaretten başlayıp, bana verilemeyen aile terbiyeme kadar uzanan sözel saldırılar öyle bir boyut kazandı ki “üstüne bir de dayak yer
miyim ?” diye düşünmeye başladım.. Tahminen 30 a yakın hocanın içinden bir tek yürek ayağa kalktı ve şunları söyledi. “Arkadaşlar, biz şu ana kadar, dışımızda oluşmuş sisteme bağlanmaktan başka, alternatif bir sınav önerisi getirebildik mi ki kızmaya hakkımız olsun ?. Üstelik bu tarz bir konuşma, günümüz gençlerinin duygularını ifade biçimidir. Ona da alışmamız gerekir !”  Kurul toplantısında soğuk bir duş, yüreğimde hidrojen bombası etkisi yapan sözler bana yalnız olmadığımı ve bundan böyle yalnız kalmayacağımı anlatmıştı..

Bir iki yıl sonra, diploma öncesi son projemi yapmak üzere kuradaki şansımı yakalayıp Orhan Şahinler’le çalışmaya başladım. Yorgundum. Daha önceki projelerin fikri yorgunluk doğuran kendimce mücadelesi artık beni, diploma alıp kurtulma noktasına getirmişti. O yıldan bu güne, kızım dahil birçok mimarlık öğrencisine kaynak proje görevi üstlenen “toplu konut uygulaması”, son projemin konusu oldu.. Araştırmaların bir türlü bitememesi, projenin bir kısmını kurşun kalemle teslim etmeme neden oldu.. Ki bu; Akademide büyük günahlardan sayılırdı.. Diğer projelerimden güç bela geçer not alabilirken son projemde 20 üstünden 19 aldığımı hatırlıyorum. Piyangodan en büyük ikramiye çıksa ancak bu kadar inanılmaz ve sevinç verici olabilirdi. Sayın Orhan Şahinler bana öz güvenimi ve yaşam sevincimi geri vermişti..

Yıl 1999. Kızım Çavlan, benzer sıkıntıların hala yaşandığı, üstelik karımın ve oğlumun da okulu olan “ailemizin mektebi” sevgili Mimar Sinan’da,  bunalımlarına çıkış noktası ararken o da son projesini “otuz yıl” sonra yine sayın Şahinler’den aldı. Bir önceki projesinden, uçmak isteğini ve kanadının ucundan bir tüyün kopmasına bile izin vermeyeceğini hissediyordum. Uçurtmasını bilen deneyimli bir yüreğin himayesinde yuvadan usulca itilmeye ihtiyacı vardı. Hoca seçiminin çok doğru olduğunu söyledim. Hiç yanılmamışım. Bir çok okulda, değil proje, maalesef sadece “hayali saçmalık !” olarak nitelenebilecek bu çalışması ona, babasına benzer bir puan ve tıpkı babası gibi öz güven kazandırdı. Şimdilerde yepyeni kaygılarla sürdürdüğü master araştırmasında, şehircilik açısından yaşamsal kurgunun kazanabileceği boyutları araştırıyor. Bize öğrenme cesareti veren ve “öğretmeyi öğreten” Sayın Orhan Şahinler’e şükranlarımı sunuyorum !..

TAKSİME BİR KÜLTÜR MERKEZİ

Projenin konusu bu. Yer; bildiğimiz Taksim gezisi.. Yerin altı köstebek yuvası. Yaşamın yoğunluğu hızla aşağılara çekiliyor. Aralarında 150 m olan iki istasyon, bir koridorla bağlanmış.. Yani şimdi resimler ve aynalarla süslenip sevimli hale getirilmeye çalışılan yaya bantlı korku tünelleri oluşmaya başlamış.. Bunu fark eden Çavlan, binasını da yerin altına çekiyor. Tünel çıkışlarını, planladığı yapının içine alıp, mecburen geçilen güzergahın, kültür merkezinin iç sirkülasyonu olmasını sağlıyor.

Zemin kotunun altında ve üstünde çok farklı planlama ilkeleri ve estetik yaklaşım sergilemeye de itirazı var.. “Toprağın çizgisi sürekli değişir. Onu bir su düzlemi olarak görmemeliyiz” diyor. “Benim yapım bir bütündür. Gelir arsaya yerleşir. Dış kabuk, zeminin altında da aynı bütünlüğü korur” diyor !.. Bu düşüncelerin tümü; babasının kanatlarına sığınmadan, doğrudan kendi ürünleri. Bilgisayarı çok çabuk öğrenip pek de önemsemeden kalem kıvraklığında kullanışı da alçakgönüllü becerisi.. Yani küçük boynuzun kulağı geçtiği yerler..

Bu yapı nasıl ayakta durur diyenler mi ? Kolon ve kirişlerle eğitime başlayıp, tüm yaratıcı enerjileri köreltenler onlar değil mi ? Sonra da; elin Japonu, Fransızı ya da Amerikalısı nasıl oluyor da bizim aklımıza gelmeyen formları tasarlıyor diye “ilginç” sorulara takılanlar onlar değil mi ?

Çağdaş mimarlığı temsil eden pek çok projenin, mimarlık eğitimi veren okullarımızda öğrenci projesi olarak sunulmaları halinde “alayı valâ” ile çakacağına kalıbımı basarım.

Yapıları; betonarme, çelik, ahşap taş diye kesin çizgilerle ayırıp birbirinden koparan zihniyet, konunun sadece “ayakta durma, mekan kurma ve taşıma” sorunu olduğunu, tüm malzemelerin bir arada; gerektiği yerde ve gerektiği ölçüde kullanılabileceğini hep göz ardı etti..

Kafayı klasik kolon ve kirişlere takan düşünce, ülkeyi bu hale getiren yapıların “başarısı ruhsatından ibaret” projelerini çoğaltmaktan başka işe yaramadığını hala fark edememekte..

Bence en önemlisi de şu : Bir öğrenci, okulda tasarımlarını yaptığı projelerin benzerlerini, en iyi koşullarda on yıl içinde gerçekleştirme şansı bulacaktır. Belki daha da uzun sürelerde. On, on beş  yıl sonrasının teknolojik gelişmeleri üzerinde bir ipoteğimiz mi vardır ki gençleri dedemizden kalanlarla sınırlandırıyoruz ?..

Bırakın onları uçmayı öğrensinler. Kırın zincirleri, prangaları. Sizin çok önemsediğiniz bilgiler zaten kitaplarda yazıyor. Onlara gerektiğinde ulaşırlar hiç korkmayın. Sadece adres vermeniz yeter.. Küçük yüreklerin “bir büyük güçlü yürek” olabilmek için özgürlükten başka şeye ihtiyacı yok..

 

Y.Mim.Çelik ERENGEZGİN