BURSA’DA BİR BENZİNCİ CAMİSİ

18 Şubat 2000


1996 da biten bu küçük caminin “kubbesiz” olması marifet olmamakla birlikte, bu konuda işvereni ikna mücadelesinin bir marifet olarak kabul edilmesi beni mutlu edecektir.. “Günaha gireceğimizi  söylüyorlar .. Kubbesiz cami olmazmış !” çırpınışları arasında verilen savaş ve bittikten sonra en fanatik kesimden bile gelen mutluluk mesajları ile tartışmanın bir daha açılmamak üzere kapanışı, en değerli hatıramdır ..


Yanındaki mevcut lokantaya, bütünlüğü sağlamak amacı ile ahşap bir müdahalede bulunduk. Sonradan kendi başlarına yaptıkları müdahale sürdü gittİ.. Bugünlerde ; ışıklı tabelalar, sarı-kırmızı ışık zincirleri, tam köşeye dikilmiş “otopark” levhası ve biraz ilerideki oto yıkama makinesi ile zenginleştiği sanılan çevre, kontrolsuz gelişmekte.. Ben nerede miyim ? Her gün önünden geçmekte, ulu orta söylenmekte ama ısrarla bu eylemin dışında tutulmaktayım ..

Gece görünümünü yukarıdaki ölçülerde planlamaya çalıştım. Dışarıda artık yanmayan bazı lambalar, içeride floresan’dan alınan destek ışıklar işin tadını kaçırdı kaçırmasına ama, “benim camim !” demekten hala hoşlanıyorum..

Bir gece detayı.. Kurşun ve arduvaz kiremit kaplı organik çatı, başkaları tarafından “göğe yükselen kalemler” olarak yorumlanan kolonları ile mimarinin bir özeti gibi..

 



Plan şeması yukarıdaki gibi, karemsi. Son cemaat yeri ve hanımlar bölümü alçak bir çiçek duvarı ile ayrılmış. Taşıyıcı olmayan duvarlar mekanı çevreliyor. Betonarme kolonlar yapının dışında ve asimetrik dizilmiş. Ahşap çatı 12.5 m açıklığı rahatça geçiyor ve asimetriklikten yararlanıp, organik bir üst kabuk oluşturuyor.. Minare ; sembolik görevini üstlenmek üzere geriye çekilmiş ve kabukları iyice soyulmuş..

Bu planın altında bir de bodrum katı var. Arka cepheden hemzemin. Orada şoförler için mermer bir hamam, wc ve aptest alma mahalleri ile cuma günleri taşan cemaat için kullanılan namaz salonu var. O salon hamamın dinlenme mekanı olarak planlandı ama kısmet değilmiş.. İşveren mermerci olduğundan , kafasına göre yaptırdığı mihrap, minber ve dış korkuluklar dışında mermeri tarif ettiğim gibi ve sakınmadan kullandı ..

 


İzleyenler tarafından balık kılçığına da benzetilen minare, sembolize dönel formdaki külahın altında saklanmayıp “vurgulanan” şerefe ışıkları ve hoparlörleri kontrol amacı dışında bir görev taşımıyor.. O yüzden çıplaklığını da vurgulamak istedim. Betonarme kolondan konsol çıkan “U” demirlere oturtulmuş masif mermer basamaklar ve çöp demirden korkuluk.. Bence minare !..

Tasarım aşamasında, kuzey cephesi.. Fark edeceğiniz gibi her şey inşa edildiği gibi fakat çatının organik hareketi var sayılmamış.. Mimarın inşaata bire bir müdahalesinin niye gerekli olduğu daha iyi anlaşılıyor. Tüm açıklayıcı detay ve perspektiflere rağmen çatı ustasına hayli karışık gelen imalat sırasında, “şimdi şuradan şuraya , sonra da buradan buraya kadar çakacaksın kaplama tahtasını sayın ustam !” diyerek, kah çatının, kah minarenin tepesinde gözlem yapar, talimat verirken, organik oluşumun ipuçlarını yakaladım. Hiç de zor değildi aslında ama tasarlarken görememiştim ..


Üç tip ahşap kiriş kullandım. Ama onları aşağıdaki gibi ; bir eksen etrafında döndürerek , birbirinin tersi konumda kullanarak organik çatının alt yapısını elde ettim.Ettim de ne oldu ?  Yerinde yapılan müdahale ve ustaların sabrı ile, yukarıda gördüğünüz plastik oluşum ortaya çıktı.. Bu görünüş camiye ne kattı ? Bir ibadet mekanı bu tip plastik kaygıları taşımalı mı ? En doğru cevabı sizler, caminin müdavimleri ile birlikte vereceksiniz ..

 



İşte iç mekan. Kapıdan girer girmez başımızı tavana çevirince gördüğümüz gök yüzü dilimleri ve ahşap tavan.. Dıştaki heykelimsi tavır içe, eğimi birbirine uymayan bir sürü ahşap yüzey ile yansıyor sanki !..




Başımızı biraz öne eğince karşımıza ; mihrap, minber, dışarı ile görsel ilişkiye açık köşe pencereler ve belki de ilk defa cami içinde kullanılan canlı çiçekler çıkıyor.. Kubbe direncinin bir numara küçüğünü çiçeklerde yaşadım. Günah olmadığına ikna ettikten sonra, bakım sorununu halletmek için , altta haznesi olan ve suyu bitince basit bir şamandıra ile bizi haberdar eden betopan saksıları Antalya’da yaptırdık. Cemaat mutlu, çiçekler yerini sevdi ..Bir kabuk daha kırıldı ..
İç mekandan son fotoğraf , yandan bir bakış sayfanın sol altında.. Son cemaat yeri  görülüyor. Diğer tarafı da kadınlar köşesi. İç aydınlığın yoğunluğu hissediliyor.  Homojen dağılım becerilmiş gibi..

Bütün bunlardan amacım neydi ? “Yahu şunu bir de içerden göreyim” dedirten bir tasarım elde etmek .. Klasik kalıpları ve alışılmış formları aşmaya çalışmak. Revizyona uğramış  değil “yeni” olan bir şeyler tasarlamak !..

Peki ne için ? Kendimi rahatlatmak için mi ?  Hayır !. Dile düşen deyişle : “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim !”.  İbadetin Mekanı artık sorgulansın, çağdaş yaşantıya ve aydın düşünceye yeni açılımlar getirsin, sevimli ve güncel olsun diye .. Yaşamın bir uzantısı gibi zorlamasız ve kolayca  yerini alsın diye ! ..

Sürçü lisan etmek kulların harcıdır. Mimarların haydi haydi.. Elimizin sürçtüğü tasarım ve imalat hataları ile birlikte bizleri “geri besleme” dedikleri usulde bilgilendirin. Gerçek gelişme ve mimarlık adına “yeni” olmayı ancak o zaman yakalayabiliriz.

Haydi ! Benden başlayarak ve aynı keskinlikte tüm örnekler üzerinde devam etmek üzere kalemlerinizi kuşanın ve düşündüklerinizi söyleyin ..

Y.Mim. Çelik ERENGEZGİN

            

“Yıl 2006. Üzerinden silindir gibi altı yıl geçti. Bakım ve aydınlatmaya özen hak getire. Solucan yaptı diye gülünç bir bahane ile çiçekler artık yok.

Parası kültüründen hayli önde işveren, caminin hemen yanına bir kanopi ve evlere şenlik idare binası oturttu. Fuar standı gibi bir yapı.. Mermer renginden başka hiçbir şey camiyi andırmıyor.. Kanopi, Bursa’dan gelirken görünmez kıldı camiyi.. Neden mi bütün bunlar ?.. Eski kanopi yerine alış veriş merkezi yapılacak ta ondan.. Yani akan sular durdu.. Yani burası tam “camili benzinci” diye dikkati çekmeye başlamışken, para yine kültürü satın aldı..”
Ç.E