Doğaya Saygılı Mimarlık 

20 Haziran1999

Japon Arkitekt’in 1999 yılı için açtığı fikir yarışmalarından birinin konusu buydu. Katılmaya da niyetim vardı. Fakat, ayakta kalma savaşı verdiğimiz son ayların, maişet motoruna benzin temin etme hay-huyunda vaktimi istediğim gibi kullanamadım doğrusu.. Yıllardır kafamızı kurcalayan bu konuda, hepimizin paylaşmak istediği bir şeyler vardır diye düşünüyorum ..

Doğa nedir ?, saygı nedir ? diye söze başlayıp “reyting”i düşürmektense, önce, sokalım ayağımızı suya !. Yüzme çeşitlerine sonra göz atarız.. 

“İnteraktif” lâfına bayılırım !.. Yani “anında etkileşim”i anlatan sözcüğe!.. Keşke bu tür makaleler uygun bir sanal ortamda, ”internet gevezeliği örneği”, okuyucu ile etkileşim sağlayarak oluşsa !.. Karagözün meşhur deyimi ile : “Ben söylesem o dinlese, o söylese ben dinlesem !..” “Belki bir gün !” deyip, şimdilik kağıt ortamında sürdürdüğümüz muhabbete elimizdeki ucundan başlayalım hele bir !..

TOPRAK ANA

YADA BABA

VE SORULAR ..

Sessiz sakin, her istediğimizi veren bir anayı, hoyratça taciz eden “baba” rolündeki insanlar yüzünden “ana”lık, toprağa yakışır olmuş.. O yüzden, babalık iddiası zaten olmayan cefakâr “toprak anamız” yardımı ile giriş yapalım diyorum konuya ..

Dünyanın oluşumunda önce toprak vardı.. Toprak ; doğanın temel olgusu.. İlk soru şu: Suyun ve atmosferin, toprağı oluşturan elementlerden meydana geldiğini biliyor
muyuz ? Bilenler okumaya devam edebilir. Diğerleri biraz jeoloji biraz fizik ve kimya öğrenmek ya da şimdilik bize inanmak zorunda.. Doğal kaynakların tüketildiğinden bahsederken, aslında yitirilen değerli topraklardan bahsetmekteyiz. Özellikle tarımsal niteliği olan, ekolojik dengeyi sağlayan toprakların varlığı bizi birinci derecede etkilemekte.. Erozyon çırpınışları, betonlaşma endişeleri, yeşil katliamının doğurduğu iklimsel değişimler, hep toprak tabanlı bir sorunu gündemde tutuyor.. Suların kirlenmesi bile büyük ölçüde, toprak üstü hesapsız eylemlerin sonucu.. “TOPRAK”, varlığı ve değerlendirme biçimi ile doğa ve ona saygı adına daima öncelikli bu yüzden..

“Yitirilen toprak” olgusunun yanında, sadece atık ve enerji kontrolü sağlayan çözümler boşlukta kalıveriyor. Önce, yaşamakta olan bir toprak örtüsü “var olmalı” ki ; onu atıklarla kirletmeme, enerjisini sömürmeme gayretleri anlamlı olsun.. Erozyon adına sürdürülen mücadelenin de temelinde bu var “Önce yok olmaktan koruyalım, sonra kollayalım”..

Biz de doğanın bir parçasıyız, tüm canlılar gibi !. Dolayısı ile, “insana saygı” da “doğaya saygı” demek değil midir ?. Bu da ikinci soru olsun..

Varoluşunun nedeni ve sonucu olan toprağa saygı, bir anlamda insanın kendisine saygısıdır. “Sürdürülebilir gelişme” deyimi belki de bu iki yönlü saygının bileşkesinde yerini bulmaktadır .. İnsanın, kendine ve hemcinsine olan duygularını irdelemeyi, psikolojik ve sosyolojik boyutlarından ötürü “esas bilenlere bırakalım” ve biz mimari sonuçlar doğurabilecek “toprağa saygıya dönelim” tekrar.. Şimdi bir tanımın sırası :

SAYGI : değeri ve yararlılığından ötürü el üstünde tutmak, ayrıcalıklı gözetmektir. Dikkatli, özenli ve ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusudur.

Bunu kenara yazıp geçmişe bir göz atalım.. Tarih boyu, yerleşim birimlerinin doğal bir güdü ile, çoğunluk, verimli alanlarda filizlendiğini görmekteyiz. Doyduğu yerde ikamet eden, evinin önündeki arazide ekip biçmeyi yeğleyen insanlar, bir arada olmak istemişler bunun sonucu olarak ; “önce konut sonra toprak” tercihine rıza göstermişlerdir. Ardından, ekilen topraklar yakın çevrede aranmaya başlanmış, fakat gittikçe artan konut sayısı ile, oraları da kapsama alanına alan yapılaşma yüzünden, şehirleşme oluşumlarının, hep verimli arazilerin aleyhine geliştiği görülmüştür.. Önce tükenen ; daima, tarımsal niteliği olan, yeşili barındıran ve geliştirebilecek olan topraklardır. Bu tüketim çılgınlığı farkına varıldığında, şehir, yerinden kıpırdayamayacak kadar oranın malı olmuş, iş işten geçmiştir artık..

Yeni yapılaşmaların, belli bir bilinçle, uygun alan seçimi ve mimari tavır sonucu, doğa ile barışık oluşumlar doğuracağını düşünebiliriz. Enine boyuna, koşulsuz büyümekte olan mevcut şehirler ne olacak peki ?
Bu ; üçüncü soru..

Hangi şehirler mi ? Alın içinde yaşadığım  Bursa’yı.. Yamaçtan ovaya inen şehrin, üretken ovayı yok etmesine çeyrek var.. Yeni yerleşim alanlarının çoğu tarımsal nitelikte.. Bir ara etkin mevkide olan
“iş adamı-siyasetçi  melezi” meşhur bir Bursa’lı, son kalan ova parçası üzerinde havaalanı yaptırmaya kalkmıştı. Üstelik teknik olarak bile uygun değilken.. Neden ? Fabrikasından çıkınca 10 dakika içinde uçağa binebilmeli imiş de ondan. “Doyduğum arazi kapımın önünde olsun” deyip, yerleşimin doğal sürecinde arazinin tümünü yitiren ilkel yaklaşımla ne kadar örtüşüyor değil mi ?..

Burada bir başka siyasetçinin hakkını da teslim etmek gerek. Bu havaalanı tartışması sırasında, üretken ovaya bakıp şöyle dedi aralarından biri : “Harran’ı, dünya kadar para harcayıp şu muhteşem ovaya benzetmeye çalışıyoruz. Siz ise bir o kadar para harcayıp burayı Harran’ın eski haline döndüreceksiniz..  Bu ne akıldır ?..”

Yukarda bir kenara yazdığımız “SAYGI” mı ? Yani “el üstünde” tutmak filan !?.. Önce “kazma kürek üstü !” olan doğa, sonra bir güzel betonla  örtülmüş, neye saygı duymamız gerektiği bile iyice gözden kaybedilmiştir.. Toplumsal bilinç, üzücüdür ki, havaalanı örneğindeki gibi  örgütlenip, doğal katliamın önünü kesecek gücü her zaman bulamamaktadır..

İmar olayı dediğimiz şey ; önce ağaçları kesip, toprağı yok eden betonu dökmek, sonra beton saksılar içine tekrar ağaç dikmek olarak algılanır olmuştur. Doğadan çok, insan zekasına saygısızlık edilmektedir aslında.. Bazı “IQ” noksanı kişiler, toplumsal sağduyuya aykırı kararları rahatça almakta ve zekice bulunabilecek tüm “doğa ile barışık” çözümlerin önünü tıkamaktadır.

Nereden mi bu sonuca varıyorum ? Tek tek konuştuğum hiç kimse yeşil aleyhine söz etmiyor. Ama bir araya geldiklerinde çeşitli boyutlarda katliam başlayıveriyor da ondan.. Bu biraz, kuşaklar boyu birbiri ile dost geçinebilen iki komşunun, hasım tarafta iki ordu mensubu olarak bir “gruba” dahil olduklarında, birbirlerinin boğazına sarılabilmelerine benziyor. Bunları kurgulayan bir noksan zekalı daima var ama kim ?.. Yoksa “toplum psikolojisi” dedikleri şey, bir arada olmak uğruna kendi menfaatini görmemek midir ?
Sorular etti dört ve beş ..

ŞEHİRLERİMİZ ; SUÇ DELİLLERİMİZ !

Bir Türkiye haritası vardır.. Tarıma elverişli ve yeşil kalmış bölgeleri ; yeşilimsi, taşlık bayırlık kıraç yerleri ; bejimsi, kahverengimsi gösteren.. Kocaman !.. Bayındırlık Müdürlüklerinde genellikle görünür bir yerde bulunur.. Bir göz atın ve toplam gerçek yeşilin % 10’lar mertebesinde olduğunu gördüğünüzde sakın şaşırmayın.. Şehirleşmelerin de genelde bu yeşil lekeleri kemiren bir harita kurdu gibi, tarımsal alanların tam ortasında yer aldığına dikkat edin. Sonra bu yazıya kaldığımız yerden tekrar devam edelim isterseniz ?..

Sorular on beş de, yirmi beş de etse yanıt bulabildiklerimizin oranı çok değişmeyecektir sanırım. Bilinmeyen yada irademiz dışı oluşan yanıtlar bizi hep aynı köşede hareketsiz mi bırakacak ? Bu da sonuncu soru..

Şehirlerde sadece mezarlıklar ve askeri bölgeler, o da “zorunluluktan” yeşil kalabiliyorsa, parklar ; mahalle aralarında tel örgü ile çevrili “arsa irisi” alanlardan ibaret ise, ne mevcut doğanın korunması ne de yeniden yaratılması umurumuzda değilse, bazı mahallelerde, mimari hatalarımızı örten sarmaşıkları dikecek kadar bile toprak  bulamıyorsak, “uzay kapsülü irisi şehir kapsülünde” sürdürülmeye çalışılan yaşam, önce kendisine olan saygısını yitirmiştir.

O yüzden bu hali ile şehirlerimiz, gelecek kuşaklardan gizleyemeyeceğimiz suç delillerimizdir..

BİR KORUMA MODELİ..

Doğa Bilimcilerin verdiği bilgilere göre ; verimli arazilerde toprağın ortalama ilk 50 santimi ; sebze ve tahıl üretimi ile alçak bitkiler için en değerli bölüm imiş. İkinci 50 santim ; meyve ağaçlarının  kök oluşumu için, üçüncü ve dördüncü 50 santimler giderek diğer ağaç türleri için önemli besin kaynağı sağlamaktaymış..

Diyelim ki beş metre derinden, taş oranı düşük, karışımı uygun bir toprağı gün yüzüne çıkardık ve 50 cm lik bir tabaka olarak ikinci sınıf bir toprak yüzeyine serdik. Dört veya beş yılda, dış hava koşulları ve güneş ışınlarının sağladığı kimyasal ortamda olgunlaşan toprak sayesinde, “yeni bir yeşil örtü” kazanmamız mümkün olabilmekteymiş..

Bunun canlı örneği olarak, verimli arazilerden geçen yol hafriyatlarında kenara yığılan toprakların, birkaç yıl içinde doğanın kendi yarasını sarma gayreti ile yeşillendiğini görmüşüzdür.. Hatta terk edilen çöp yığınlarının bile atmosfer etkisinde organik bir karışıma dönüştüğü ve kendi yeşil örtüsünün altına gizlendiğine şahit olmuşuzdur..

Kendi olanakları ile organik dönüşümü sağlama gayreti içinde olan doğaya biz de yardımcı olamaz mıyız acaba ?

“Şehirlerin yakın çevresinde, ıslah edilmeye uygun alanlarda teraslamalar ya da uygun tesviyeler yapsak, inşaat yapılan yerlerin, betonlaşacak yol ve meydanların hafriyatlarından çıkacak elverişli nitelikte “ilk 50 santimi” buralara sersek, acaba yeşil çevreye ne kadar katkımız olur ?” diye sorduğum Ziraat Mühendislerinin gözlerinin parladığını gördüm.. Öyle anlaşılıyor ki; İkinci, üçüncü ve diğer 50 şer santimlik tabakaların da bu programa alınması ile şehir içinde “kalıcı yeşil alanlar” ve çevresinde önemli genişlikte bir “yeşil kuşak” elde etmek mümkün olacaktır.

Şu anda ne mi oluyor ? Bilinçsizce yapılan hafriyatlardan çıkan toprak, büyük bir çoğunlukla, ileride arsa değeri yükselsin diye, çukur yerlerin doldurulmasında kullanılıyor : Doğal zeminden daha yüksekte dökülmek zorunda  olan “betona taban teşkil etmek üzere”.. İnşaatın yakın çevresinde yapılan değerlendirmelerde, “zemin ıslahı” amaçlı uygulama çok küçük oranlarda.. Daha çok, inşaat yapılan arsanın tesviyesi amacı ile kullanılıyor ve doğal zenginlik insafsızca yok ediliyor.. “Buraya hafriyat dökülür !” tabelası olan alanlara şöyle bir bakın !.. Hepsi, rant bekleyen çukurlar !.. Moloz ve katı atıklar karışmış öbeklerdeki doğal potansiyeli olan topraklar ayrılabilse, kaç hektar verimli alan kazanılırdı düşünün !..

Temel aralarındaki toprak dolgu için, yatırımcıya “eziyet !” edemeyeceğimizi varsayabiliriz. Fakat hiç olmazsa ilk 50 santimin “doğal amaçlı” kullanılmasına bir yaptırım getiremezsek, sonuçlarının, geri dönüşü olmayan bir “toplumsal eziyete” dönüşeceğini de göz ardı edemeyiz..

Yaşamı sürdürmek için dökmek zorunda olduğumuza kendimizi inandırdığımız betonun yok ettiği verimli toprakları, bu yolla tekrar kazanmaya çalışmak, belki de doğaya saygının somut bir göstergesi olacaktır.

Bu işlemi söyle formüle etmek olanaklı görünüyor : Sadece beton dökülen veya asfaltlanan ; yol, kaldırım, meydan benzeri yerler için 50 santim, binalar için ise ; yapılan bodrum ve temel hafriyatının alt kotunu esas alarak,  çıkan tüm toprağın 50 santime bölünmesinden elde edilen toplam metrekare “elverişli toprağı”, temel ruhsatı alabilmek için, gösterilen alana dökme zorunluluğu pekala konabilir..

Organik gelişim için elverişsiz nitelikte olan hafriyat bölümü, yine eskisi gibi dolgu ve tesviye malzemesi olarak kullanılmaya devam eder..

MİMARİ ÇÖZÜM ..

Eğer mimari çözüm, bu elverişli toprağı kendi bünyesinde kullanmaya uygun ise, toprağı taşıma zorunluluğu da kendiliğinden ortadan kalkar. Örneğin tek katlı bir yapının, taban alanından çıkardığı toprağı ; damında, terasında ya da bünyesinde kullanarak tekrar kazanması ; hem, ses ve ısı izolasyon değerlerini yükseltici hem de doğal yaşamı gündelik hayata dahil eden çözümü ile tercih edilen bir planlama olacaktır.

Çok katlı yapılarda ne mi olur? Bu anlamdaki yeşilin bu ölçüde taşınabildiği balkon ve teraslar, “emsal harici” tutularak en azından taban alanı kadar bir yeşil kurtarılır.. Kalan elverişli toprak yine taşınarak, şehir çevresine katkıda bulunulur.. Oksijen ihtiyacımızı karşılayan,  pis havayı filtre ederek şehrin böbrekleri ve akciğeri görevini üstlenen yeşil alanlar böylece yaşamın aktif bir parçası haline gelir..

ŞEHİRCİLİK AÇISINDAN GÖRÜNÜM ..

Ortalama değerde tarımsal  niteliği olan bir arazide gelişmekte olan şehrin, yüz bin kişilikyaşam birimini model olarak ele alalım.. Yine ortalama olarak dört katlı yapıların varlığını ve 5 kişilik bir aile için 100 m2 bürüt alan kullanımını var sayalım. 20.000 birim daire ve 5.000 apartman, yani 100 er m2 den toplam 500.000 m2 taban alanı ile karşılaşırız.

Ortalama temel derinliği 1m olsa ve binaların yarısının bodrumlu yapıldığını düşünsek, sadece konut yapılarından :
2.500 adet x 100 m2 x 4 m=1.000.000 m3,
2.500 adet x 100 m2 x 1 m=   250.000 m3, toplam 1.250.000m3  hafriyat , yani 50 cm den,  2.500.000 m2 toprak yüzeyi elde edilir.. Bunun % 60 ını elverişli toprak saysak, ortalama : 1.600.000 m2 yeşil alan kazancımız olur..

1.600.000 m2 : 100.000 kişi= 16 m2 yeşil alan eder.. Kişi başına minumum 7 m2  olan “alt sınırın % 230 üstünde” bir değer kazandığımızı görürüz.. Kamusal alanlar, ticari hizmet alanları ve yollarla meydanların katkısı sağlanırsa bu rakam rahatça iki misli boyut kazanabilecektir ..

“YOK EDECEĞİN TOPRAĞI GERİ VER !”

Bu slogan ile özetlenebilecek girişim, toprağı korumanın ötesinde onu çoğaltacak matematiksel kurgusu ile, belki de bağışlanmamız için “doğadan özür dileyiş biçimimiz” olacaktır. Yukarıdaki örnekte ;    500.000 m2  taban işgal edilmekte buna karşılık 1.600.000 m2 yeşil alan üretilmektedir.. Yani “bire - üç” den fazla..

Saygı ; “özenli ve ölçülü davranmak” ise, bu yolla en azından “bire - bir” koruyacağımıza inandığım, toprağın ölçüsü oranında yeşereceğine güvendiğim doğa sevgisi, ona duyulması gereken saygının en içten anlatımı olacaktır..

Bu işe aklı yatan “öncü” bir Büyük Şehir Belediyesi, İmar Yönetmeliğinde yapacağı bir maddelik düzenleme ve alacağı tedbirlerle, hem doğaya saygının “saygın” öncülüğünü sahiplenecek, hem de toprağa ve  çocuklarımıza olan borcumuzu ödemenin en güzel yolunu seçmiş olacaktır..

Y.Mim. Çelik ERENGEZGİN