İBADETİN MEKANI

( İlk yazılım 1997 )
22 Ocak 2000

ÖNSÖZ

Bu bir mesleki  inceleme yazısıdır. Fakat konusu yönünden, mimarlığı aşan ve toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç gösteren temel bilgiler içermektedir. Bu yüzden ancak zaman içinde, katkıda bulunacak gerçek bilgi sahipleri ile gelişebileceğine inanıyorum. Israrla sorunları “yok !” sayılmaya çalışılan, tartışma açmaya çekinilen bu alanda, herkesin düşünmeye ve bir şeyler söylemeye gayret etmesi gerekir..

Üç yıl önce kaleme alınan bu makalenin ilk yayınlandığı günlerden önce ve sonra, birçok meslektaşım “ibadetin  mekanı” hakkında düşüncelerini dile getirmeye çalıştı. Bu konuda gerçek bir “çok sesliliğe” ihtiyacımız olduğunu biliyor ve tümünü sevinçle karşılıyorum. Kimin doğru kimin yanlış , kimin çok haklı kimin biraz haksız olduğu hiç önemli değil !. Bu konudaki yargıyı, tüm doneleri önüne konmuş uygulayıcılar ve kullanıcılar nasıl olsa belirliyecektir. İhtiyacımız olan şey sadece “zaman !”..Bize düşen ; mümkün olduğunca çok düşünceyi ve örneği, bir yorum çizgisinde derleyip düşünce platformuna taşımaktır.

Kötü örnekler o kadar çoğaldı ki.. Ve o kadar çok sergilendiler ki !.. Magazinel değerleri dışında, meslekten olanlara artık fazla bir şey ifade etmiyor. Neyin kötü olduğunu anladık gibiyiz.. Bu yüzden, nasıl “olmaması değil” nasıl “olması” gerektiğini tartışmamız sanırım daha anlamlı.. Bu tartışmanın ardından bir araştırma bilgilerinize sunulacak : “20.YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA CAMİLER VE YORUMLAR” . O.D.T.Ü. de Yüksek Lisans çalışması yapmakta olan Mimar Tolga Işıkyıldız tarafından çekilen, çeşitli bölgelerde yeni yapılan camilerin fotoğrafları ve arşivimizdeki belgelerle hazırlanan çalışma, bu konuda gösterilen gayretlerin topluca gözden geçirilmesi olacak.. Ayrıca dünyanın çeşitli ülkelerinden, bence çağdaş anlamda başarı içeren çalışmalar da bilgilerinize sunulacaktır. Bu panoramik geçit, hangi konuların ele alınması ve irdelenmesi gerektiğini de bir şekilde ortaya koyacak ve bu makalede özetlenmeye çalışılan

düşüncelerin, uygulamalar ışığında bir daha gözden geçirilmesini sağlayacaktır.

Derlemeye çalışacağımız örnekler, “tamamı bu kadar !” anlamına hiçbir zaman gelmemeli.. Bu amaçla, sizin süzgecinizden geçmiş, çeşitli örneklerin ve açıklayıcı bilgilerin, önümüzdeki sayının  basım dönemine girmeden iletilmesi çok yararlı olacaktır.

Bu yazının ardından, “UYGULANAN VE UYGULANACAK OLAN BİRER PROJE” kapsamında  90’lı yıllardan iki küçük cami tanıtılıyor. Bunlar ve ; 1968 de tasarlanıp daha sonra bilgisayarda modellenen bir açık namazgah, bu makalede açıklanmaya çalışılan temel verilerin ve çağdaş olma gayretlerinin, makalenin müellifi tarafından ortaya konmuş  alçakgönüllü yorumlarıdır. Her türlü eleştirinize açık olduğumu ve onlara ihtiyacım olduğunu bilmenizi isterim..

Aşağıdaki başlıklar, bu yazıda değinmeye çalışacağım konular hakkında ipuçları veriyor :

1- İŞLEVSEL VE TARİHSEL BOYUT
2- KENTSEL ÇEVREDE DİNİ MEKAN

3- KUBBE VE MİNARE
4- MİMAR - İŞVEREN  İLİŞKİLERİ
5- CAMİLERDE IŞIK
6- İBADET MEKANI VE SES
7- PLAN ŞEMALARI
8- DİN EĞİTİMİ VE ÇAĞDAŞ
    GEREKSİNİMLER
9- YAZININ ÖZÜ VE SON SÖZÜ

1-İŞLEVSEL VE TARİHSEL BOYUT

“Yeni yapılan camiler yüz akımızdır !..”   desek kaç kişi inanır?..    Bu soruyu, cami yapan inşaatçıya ya da yaptıran derneklere sormuyorum. “Bu toprakların benzersiz kültüründe nefes alma şansına sahibim” diyebilen sağduyulu tüm okurlara soruyorum .. Cevapları duyar gibiyim.. Pek iç açıcı değil !.. Öyleyse gelin biraz gerilere gidelim ..

Tüm dinlerin özünde ibadet ;“kişiye özel” yani “bireysel bir işlev” olarak tarif edilmiştir... Muhtemelen  böylece, bu özel yükümlülüğün dış etkenlere bağlı olmadan yerine getirilebilmesi amaçlanmıştır. Fakat bu “kişisel eylem”, insanları etkisi altına alıp kolayca yönetebilmek ihtiyacında olanlar tarafından, şekilsel kuralların ağırlaştırdığı “toplu eylem”e dönüştürülmek istenmiştir. Böylece bu kurallara uyamayanlardan hesap sorulması ve bu korku ile denetim altında tutulması kolaylaşmıştır.

Kutsal kaynak bilgilerde “hac” benzeri durumlar dışında ibadetin belli bir mekanı da yoktur. Önerilen biyolojik ve kozmik ritme uygun zamanlarda ya da dışında, her zaman ve her yerde yapılabileceği söylenmektedir. Çünkü Tanrı her zaman vardır ve her yerdedir ..İbadet ; kulun Tanrıya ulaşma aracı ise nasıl olurda  bir “yer” e ihtiyacı olur ?.. Tanrı sadece orada mıdır?.. Bu soruyu sormak bile bizi rahatsız ederken nedense bu şekilci davranışı sorgulamak asırlar boyu insanların pek işine gelmemiştir..

Aslında bu kolay soramadığımız sorunun cevabı  bence sadece “korunma içgüdüsünde”, yani bir “insani gereksinimde !” yatmaktadır. İnsanlar kendilerini evlerinde güven içinde hissetmek ihtiyacındadır. Evi kendi mekanı olarak benimsediği ölçüde orada rahat eder. Giderek güven duygusu “sahip olmaya”  dönüşür ve insan evi ile özdeşleşir. Tanrı-insan ilişkisinde de ibadet mekanını “Tanrı evi” olarak tanımlayan insan, Tanrı ile olan ilişkilerinde kendisini orada güvende hisseder. Buna bağlı olarak  ibadetin psikolojik hazırlık evresini çok daha kolay tamamlar. Giderek dini mekan ;
Tanrı - insan ilişkisi ile adeta bütünleşir.

Bir yere varmak için işini çabuklaştıran araçları kullanan kişi, Tanrıya ulaşmak için de dini mekanı araç olarak kullanmaktadır.. “Var olmanın” bilincine ulaşamayıp “sahip olmak” da çare arayan insanın kendi adına ya da Tanrı adına tescil ettirdiği mekana tutku ile bağlanmasını anlamak mümkündür..

Nereden yola çıkarsa çıksın bu gereksinim ; cami, cem evi, kilise veya sinagog adı altında toplumların tarihinde kimliğini ve mekanını belirlemiş ve hayatımızda yerini almıştır. Bize düşen; söz konusu gereksinimin arkasındaki temel nedenleri bilmek ve bu toplumsal ihtiyaca kendi doğrultusunda cevap aramaktır. Kolayca anlaşılabileceği gibi böyle bir mekanda dünyaya ait tutkuların yeri olamaz. Olmamalıdır.. İstenen şey   sadece, Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkinin huzurlu bir destekçisi olmasıdır. İhtiyacı karşılamalı fakat israfa aracı olmamalıdır. Gösterişin yeri burası değildir. Burası bizim için “fiziksel ve zihinsel aşırılıklarımızdan” sıyrılabildiğimiz yerdir.  “Sevimli, güncel, sıcak ve davetkar olmak yeter şarttır”.

Paşa ve padişah isimleri ile anılan camiler, tarihi değerlerine uygun boyutlarda ve görkemde planlanırken adeta çok önemli bir şey unutulmuştur ; Gerçek sahibin “yaratan” olduğu !. Camideki ihtişamın, Tanrının büyüklüğünü mü yoksa yaptıranın yetkinliğini mi yansıtacağı hep birbirine karıştırılmıştır. Görev yapmakla marifet yapmak arasındaki  ayrım daima gözden kaçmıştır. Gururla ;“bunu ben
yaptırdım !” diyen, ismi ile tarih düşüren Padişah ya da avenesi,  sanal kulluk hiyerarşisinde sıra kapma telaşındadır. En büyük insanın ; kişisel benliğini susturabilmiş en alçak gönüllü kişi olduğu hep unutulmuştur. Bu üzücü yaklaşımın bir başka boyutu günümüzde “cami yaptıranın sevap defterinin kapanmayacağı?” biçiminde yaşatılmaktadır. Yaptıramayanın defteri şansını kaybetmiştir. Böylece “zengin insan” olmanın, “iyi insan”
olmanın önüne geçebileceği paradoksuna yol açılmaktadır.. İbadethanelerin topluma değil kişilere mal edilmesi gibi tarihi bir yanılgı üzücüdür ki sürmektedir..

 

2-KENTSEL ÇEVREDE DİNİ MEKAN

Bu mekanlar, temsil ettiği dinin ve inanışın bir anlamda vitrini olmak durumundadır. Şunu bir de içerden göreyim diyen kişi, ne zaman ki kapıdan  adımını atar işte o zaman cami ya da  kilise, görevinin önemli bir bölümünü tamamlar. O, ya da bu dini mekana  her zaman gidenler yani manevi alışverişin devamlı müşterileri !.. Peki onları vitrine bakmaz mı sanırsınız ?.. Bakarlar ve de seçici davranırlar .. Çünkü bu onların  en doğal hakkıdır. Salt vicdani bir sorumluluk olan ; ibadethanenin kişi tarafından seçimini, ekonomi ve siyasetin dışındaki faktörler belirler. Yolunun düzgünlüğünden, yapının konumuna ; bahçesindeki çiçekten, ulu ağacına ; mimari tarzından, halısına ; müezzinin ses güzelliğinden, hocanın vaaz  biçimine kadar her şeyin cemaatı etkilediğini herkes bilir. Bilir de nedense işin sorumluları görmezden gelir ..

Dini mekanlar ; özünde sonsuzluk boyutu taşıdığından, bunu yansıtmak ümidi ile genellikle  kalıcı malzemeden yapılmaya çalışılmıştır. Toplumsal yönetimde din faktörü tarih boyunca önemli yer işgal etmiş, dini yapılar da  toplumların en önemli yapıları olagelmiştir. (Günümüz örnekleri hariç !..)

Evet, dini mekan olgusu binlerce yıldır insanlık tarihinin vazgeçilmez ögesidir . Buna saygı duymak da dini ve aynı zamanda ahlaki bir kuralıdır. Peki bu saygıya yakışır ve duygusal gereksinmelere cevap verebilecek nitelikte dini mekanlar inşa edilmekte midir ?

Kentsel mekan içinde ibadethanenin yeri de kendisi kadar önemli olmak durumundadır. Peki şehirlerimizde ; kaç tane, yeri önceden planlanmış camiye, kaç tane, arsa fakiri cami düşer ?.. Cami  ihtiyacı, geleneklerin ürettiği tinsel bir ihtiyaçtır. Ona bu ağırlıklı önemi veren biziz.  Minaresine aldanıp cami olduğu sanılan,  depo binası kılıklı bir yer aramıyoruz. Ya da ; uhrevi işlemlerimizi takip edecek devlet dairesi yaptırmayacağız. Burası ; damına kubbe ve minare eklenmiş, iki bina arasına sıkışmış dört katlı bir apartman da değildir. Ve son olarak burası; bir süslemeci ustanın yalan yanlış bildiği bütün desenleri “marifetini göstermek ister gibi” mekanın ihtiyacını ve işin gereğini hiç düşünmeden, süsleme kataloğu niyetine uyguladığı bir fuar pavyonu hiç değildir. 

Biz bu ihtiyacı tamamen düşüncemizde yarattık. Kişisel olması gereken sorumluluğumuz tarihi perspektifi içinde toplumsal boyuta taşındı. Ona uygun, onun ağırlığını taşıyabilecek bir mekan arıyoruz.. Yani ; “uygun  bir kentsel çevrenin desteklediği yeterli bir
mekan ! ”. Bu koşulları yerine getirmeden, telaş içinde cami inşa etmenin anlamı yok. Yangından mal kaçırmıyoruz. Açıkta kalan inançlı vatandaşımız da yok .. “İNANÇ” ; YAŞAMASI İÇİN GEREKEN MEKANI “İÇ DÜNYASINDA” YARATABİLENLERİN AYRICALIĞIDIR.

Tarihi örneklerde, dini yapıların yaşatılması ve ilişkin vakıf hizmetlerinin sürdürülebilmesi için ticari gelir kaynağı olması amacı ile, caminin “yakın çevresinde”dükkanlar yapılmıştır . Ama, “altı dükkan üstü cami !..” garabetini yaşamak sadece bu devrin ayıbı olmuştur. Bir arsadan mümkün olduğu kadar çok daire çıkartmak isteyen materyalist müteahhit mantığı ile üst üste çakıştırılan iki farklı eylemin, aslında iki eylemi de ne kadar zedelediği, farkına varılmamıştır. Çünkü bunlar farklı boyutların ve farklı ihtiyaçların eylemleridir. İslami inanca göre ; kimse kimseye inancı doğrultusunda baskı uygulayamaz. Yani ne kasetçi namaz vaktinde dükkanı kapatmak zorunda, ne de namaz kılanlar dua ederken son çıkan “CD” leri dinlemek zorundadır..

3-KUBBE VE MİNARE

 En son din olmakla, en olgun dini birikime sahip olmakla övündüğümüz İslam’a yakışır bir “en son” örnek verebildiğimiz  çok şüphelidir.  Kubbe ve minare ikilisinin her şeyi kapsadığını sanan bir kesim, cami yapan kişileri yapı tarihinin en kötü örneklerini üretmeye süratle teşvik etmektedir. Aslında İslamiyet’in yenilikçi ve çağdaş koşullara kolayca uyan akılcı ve bilimsel vasıflarını ısrarla görmezden gelen geniş bir topluluk, İslamiyet’e kötülük yaptığının farkında bile değildir.
 
Kubbe;  teknolojik bir çare olarak cami inşaatına girmiştir. Kiliselerde gelişen kubbe çözümünü almak kimseyi rahatsız etmemiştir. Çünkü bilgi, insanların ortak malıdır ve kiliseden bunu almakta doğal olarak hiçbir sakınca görülmemiştir. Bundan uhrevi bir anlam çıkarmaya çalışmak ciddi bir hatadır. Allah’ın çareleri  tükenmiş midir ki camilere “gök yüzüne benziyor” diye  kubbeyi uygun  görmüş olsun ? Osmanlı devrinde bir zaman bu bağnazlık o kadar ileri gitmiştir ki dışardan aldığımız kubbe çözümü kendimize mal edilmiş ve yeni yapılan kiliselerin bundan böyle kubbeli olamayacağı fermanı yayınlanmıştır. Bu çağda  “yaptırmamak” veya “ille de yapmak” gibi tarihi bir hatada direnmek ne İslami ne de çağdaş hoşgörüye yakışır..

Minare ise ; yüksek yerden ses duyurmak ve belirli günlerde ışıklandırmak amacı ile tamamen fonksiyonel olarak camide yerini almıştır. Fakat ses ulaştırma ve aydınlatma olanaklarının geliştiği günümüzde bu simgenin de gözden geçirilmesi gereği ortaya çıkmıştır. Bir yükselti, caminin uzaktan algılanmasını sağlayan şehirsel bir tarif simgesi olarak eyvallah. Fakat kimsenin çıkmayıp sanki yüzlerce yıl öncesinin müezzinleri yaşamaktalar gibi bol şerefeli, gösteriş uğruna “taklit !” bir hayalet abidesi dikiyorsak işte bu israftır. Ve israf haramdır..

Bütün bunlar, kubbe ya da minarenin gölgesi bile çağdaş bir camide bulunmamalı demek değildir. Çünkü böyle bir yaklaşım da aynı biçimde İslam’ın ve çağdaşlığın özüne ve hoşgörüsüne aykırı düşer. Eğer biz bu ögeleri, “taklit !” gibi bir tembellikle aynen kopyalayarak değil de aklımızı kullanarak, günün gerekleri ve kültürü ile yoğurarak, yorumlayarak  kullanabiliyorsak, eminim Mimar Sinan ustamız bizi alnımızdan öpecektir. Aksi takdirde; “ Siz hala benim ulaştığım bilgi seviyesinde mi kaldınız !. Tanrının size verdiği aklı kullanmaktan aciz misiniz ! diyecek, halimize  acıyacaktır.

Kanuni Sultan Süleyman, kendi saltanatında, kubbenin getirdiği statik ve görsel değerleri reddedip düz çatıların olanakları ile;        “atalarımız böyle yapmış !” diyerek eski yapıları taklit etmeye çalışanları görseydi, her halde en hafifinden, sopa ile kovalardı !. Bu güne ulaşan eserleri bırakanlardan, “bağnazlığı ustalıkla aşabilen atalarımız” çağlarının bilim öncüsü olmuşlar, dünyanın ulaştığı teknolojiyi daha da ileri götürmek için gayret sarf etmişler ve bunu başarmışlardı. Biz ise büyük bir aymazlık ve görmezlik içindeyiz. “Hep arkamızda bir şeyler arıyor önümüzü göremiyoruz !..” Ve böylece İslam dinini tanıma fırsatı bulamamış yabancılara ve dine henüz ısındırılamamış gençlerimize; çağdışı mekanlar, medeniyet dışı bir kültür kaosu sunarak, sevdirmek yerine büsbütün şüpheye düşürüyor,ürkütüyor ve korkutuyoruz ..

Camilerin ilkin; dua ve tefekkürle yüreğimizde bulunan “içsel gerçekliğe” ulaşmanın, ikinci aşamada da her yerde hazır ve nazır olan, “Yaratıcıya” ulaşma yolunun konuk evi olduğunu anladığımız gün, şekilsel kabuklar kırılacak, mekan ögeleri biçimlenecektir. O gün, yalnız kubbe ve minareyi değil, olmazsa olmaz sandığımız bir çok yapısal faktörü yeniden yorumlama yetisine kavuşacağız ..

4-MİMAR - İŞVEREN  İLİŞKİLERİ

Devir Kanuni devri değil . Biz de Mimar Sinan değiliz. Yani kaçımız bu işin nasıl yapılacağını biliyor ve kaçımız bunu kimin yapması gerektiğinin farkında?.. Fakat şikayet ettiğimiz sonuçların günah keçisini bulup rahatlamak istiyorsak  birbirimizi suçlamaya başlayabiliriz. Sonunda sesi en yüksek çıkan suçsuzluğunu kanıtlamış sanır !.. Fakat sorun yine çözümsüz kalır.. Bu konuda ; ne mimar ne de işveren havlu atmalı, çareyi suçlamada değil uzlaşmada aramalıdır ..

Asırlar boyu İslamiyet’in hüküm sürdüğü ülkelerde, özellikle Osmanlı’da camiye özel bir önem verilmiş, o devrin kültürünü ve teknolojisini yansıtan örnek yapılar ve külliyeler meydana getirilmiştir. Aynı endişeleri diğer dinlerin mensupları da taşımışlar, böylece bu sahada kültür tarihinin kilometre taşları sayılabilecek eserler ortaya koyulmuştur. Diğer dinlerin mensuplarında bu endişeler hala gündemdedir. Ortaya konan eserler o ülkenin kültürel ve teknolojik birikiminin en seçkin örnekleri olmaktadır. Dini eser mimarlığı adeta ustalığın yarıştığı bir arenadır. O ülkelerin tüm sanatçıları için de böyle bir esere katkıda bulunmak en büyük şereftir. Peki bizde durum böyle midir?.. Ne yazık ki kocaman bir hayır !.. Çünkü bizde  işveren ; “başıma kim bilir ne işler açar” diye mimardan korkar, mimar da camiden  “düşündüğümü yapsam bir türlü, yapmasam başka türlü” diyerek ürker..

Ressam, heykeltıraş gibi sanatçıları çağıran hiç yoktur. Onların dünyasında da böyle bir etkinlik alanı zaten hiç yer almamıştır. Sanırım artık bu döngüyü kırmanın zamanı gelmiştir !. Sanat ;
duyguların ustalıkla dışa vurumudur. Duyguların en yoğunlaştığı mekan olması gereken ibadet alanlarında, duyguların doruklarını yoklayan “görsel güzellikleri”, yoğunlaşmaya destek değil köstek sananlar, Tanrının tüm güzellikleri bizim için yarattığına inanmayanlardır. Kutsal metinler çoğunluk, kendi içinde bile şiir yapısında ses uyumları taşır. Etkiyi arttırmak için, beste uyarı içinde okunmaya çalışılan ezanda, surelerde ve dualarda  “işitsel güzelliklerden” yardım alma güdüsü yatar..

Evet, mimar adaylarına ve genç mimar kardeşlerimize aktarabildiğimiz eksik gedik bilgilerin sorumlusu biziz. Ama sezgileriyle olsun doğru yolu bulabilen, yaşı veya gönlü genç meslektaşların karşısına dikilip “öyle değil böyle olur, ecdadımızdan iyi mi bileceksin !.” diyen bağnaz işverenin hiç mi kabahati yoktur ?..

Cami inşaatına ruhsat dışı serbest bölge kolaylığı tanıyan, gecekondu teknolojisi ve olanakları ile yapılmakta olan camileri denetlemekten ödü kopan belediyelerin, “Birileri  gerekeni yapıyor işte !. Biz hiç bulaşmayalım, seçmeni ürkütmeyelim neme lazım !..” diyen siyasetçilerin ve sorumsuz bürokratların  bu sonuca hiç mi katkısı yoktur ?..

Hepimiz payımıza düşeni kabullenmeliyiz. Galiba bu sonucu hak ettik !.. Fakat unutmamalıyız ; “YARIN YENİ BİR GÜNDÜR !..” Bu güne kadar böyle gelen, böyle gitmek zorunda değildir..

5-CAMİLERDE IŞIK

Her mimari eserin gece ve gündüz en önemli destekçilerinden birisi; “gün ışığı” ve “elektrikli aydınlatma” olanaklarıdır. Dini mekanlarda aydınlatma konusunda en çarpıcı ve dramatik etkilerinin yaşanması beklenmelidir. Çünkü kapalı mekanda ışık, çoğunlukla, dış dünyadan yansıyan tek belirti olmanın sorumluluğunu da taşır. Işığın yönü ve şiddeti zaman duygusunu iç mekana yansıtır. Işığı kullanış biçimi mekanı bir mimari eleman gibi etkiler. Yönlendirir, vurgular, sınırlarını gösterir, önem sırasını belirler, yaşam konforunu sağlar.. Klasik cami anlayışımızda homojen bir aydınlık sağlanmaya çalışılmış bunda başarılı da olunmuştur. Unutmamalıdır ki ; kişisel mekanın gereği olan farklı aydınlık seviyelerine, belki de loş bazı köşelere, “iç aydınlığımızı” görebilmemize olanak sağlayan özel yerlere de ihtiyacımız vardır.

Gece aydınlatmasında genellikle, gündüz elde edilen mekanın bir anlamda negatifi oluşmaktadır. Bu problemi göz ardı etmemeliyiz. Aynı atmosferin devamını sağlayacak nitelikte, karanlığı inkar etmeden, mekanın plastiğini vurgulayacak aydınlatma biçimleri sorgulanmalıdır. Çoğunlukla yaptığımız gibi “elektrikçi gelir iki floresan takar !..”  kolaycılığına kaçmamalıdır.. Çünkü ihmalimiz, eserimizi ve giderek toplumun önemli bir kesimini etkilemektedir. Mevcut tarihi camilerimizi ; klasik değerlerini hiçe sayarcasına,
çiğ beyaz, koyu sarı, yeşilimsi, mavimsi ışıklarla ve ürküten bir kompozisyonla karman çorman aydınlatıp, şanlı geçmişimizi geceleri de yaşattıklarını sanan  aklı evvel yetkililer, bir gün bunun; “kültürel ve ekolojik bir cinayet !” olduğunu mutlaka fark edeceklerdir. Bu yanlışa bir çok yabancı ve saygın ! ülkenin ortak olması cinayeti affettiremez.

İnsan yüzüne alttan tutulan bir fenerin, nasıl ürkütücü bir görünüm oluşturduğunu hep biliriz. Bunda biraz da sadece üstten gelen ışığın belirlediği plastik yapıya olan görsel alışkanlığımızın payı vardır. Özellikle, güneşin doğurduğu ışık gölge oyunlarının tanımladığı üçüncü boyut ögelerine sahip eski yapıların tasarımları sırasında, sadece gün ışığı faktörü belirleyici olmuştur. Gece olunca alttan aydınlatmak o yüzden sorumluluk taşımakta ve rahatsızlık verici olabilmektedir.

Gündüz gözü ile sıcak ve yaşanılır bulduğum bir çok dini ve tarihi mekanın yanına, bu yüzden, geceleri sokulmak içimden gelmiyor. Kendimi sınamak için yanına sokulduğumda ise sahne ışıkları gözünü aldığı için seyirciyi göremeyen acemi oyuncu gibi adımlarımı şaşırdığımı ve çevresel mekan ile ilişkimi kaybettiğimi fark ediyorum. Bu duyguyu bir çok kişi ile paylaştım. Gündüz külahlı gece silahlı bir mimari bundan iyi oluşturulamazdı doğrusu ..

O güzelim yapılar, hava kararınca artık “içinde yaşamalık” değil, “karşıdan seyirlik” hale gelmekteydiler sanki.. Ama ne seyirlik !..  Yakın çevredeki yaşlı ağaçların gece uykusunun sona erdiğinden, bu yüzden birlikte yaşadığı tüm görünür, görünmez canlıların ekolojik dengesinin altüst olduğundan yine çoğumuzun haberi yok. Bu bitkilerin ömrünün süratle kısaldığını anlatan bilim çevrelerine ancak birer ikişer kuruyan çınarlar gözümüzün önünde yok olduğunda inanacağız. Bu yapıların tepesinde, kuvvetli ışıkların etkisi ile gece boyunca tur atan zavallı kuşların şaşan dengesinin sonuçlarını ve dışkılarının doğurduğu tahribatı da yine çok geç fark edeceğiz..
Hiç mi aydınlatmamalı ? Aydınlatmalı !.. Ama mimariye, çevreye  insana ve devam eden yaşama saygılı biçimde. Yurt dışında izleme fırsatı bulduğum,”mimaride ışığın etkisi”ni anlatan bir gösteride, aynı otel odasının, değişen aydınlık seviyesi ve seçeneklere göre nasıl iki yıldızdan beş yıldıza doğru değer kazandığına şahit olmuştum. Bu günkü tarihi eser aydınlatmaları ise maalesef beş yıldızlı eserleri turistik niteliği bile olamayan yapılara
çevirmekte !..

Yeni tasarlanan bir yapının, mimar eli ile kurgulanan aydınlatmasına sınır koymak düşünülemez. Fakat tarihi yapıların gece yaşamına yardımcı olurken, tasarım koşullarına, fikrini soramadığımız müellifine, ve doğal çevresine saygılı olmak zorundayız ..

Eski eserlerin aydınlatılmasında ; Yeteri kadar yukarıdan, bir sokak lambasının alçakgönüllü tavrı ile, dolunay örneği yumuşak bir aydınlığı tercih etmek, daha doğru olur gibi geliyor! !..

6-İBADET MEKANI VE SES

Dış mekan seslerinin ibadet mekanına yansıması hoş karşılanmaz. “iç sesimize” kulak vereceğimiz mekana kadar ulaşan korna ve satıcı sesleri, bir izolasyon sorununu gündeme getirir. Kentsel mekanda bu sorun, cami çevresinde ses yutucu bir yeşil bantın varlığı ile yumuşatılmak zorundadır. Ayrıca, yapı elemanlarının  da sesi engelleyici olması beklenir. Sadece ses faktörü bile “bitişik nizam cami !” yaptırmanın neden yanlış olacağını anlamaya yeterlidir.

İbadetin tavsiye edilen saatlerini haber veren ; camide ezan, kilisede çan gibi “dış seslerin” , sadece bir çağrı olduğu, “dini kural !” olarak ; hiçbir zaman zorlayıcı ve hele rahatsızlık verici bir tonda olmaması gerektiği unutulmamalıdır. Ses üreten araçların geliştiği günümüzde bu haberleşme ihtiyacını, gereken biçimde ve ölçüde çözebilmek aynı zamanda mimari bir başarı olacaktır.

İç mekanda ise, mümkün olduğunca elektronik takviye gerektirmeyen bir akustik aranır. Camide yansıtıcı ve yutucu yüzeylerin dengesi  bir konser salonundan daha az önemde değildir. İyi bir akustik çözümün, artık varlığına bilimsel olarak da kanıtlar bulduğumuz “pozitif enerji dalgalarının”, bir başka deyişle “ruhani atmosferin” mekana yayılmasına ve kişilere yansımasına da aynı ölçüde yardımcı olacağı beklenmelidir. Çünkü ses de bir enerjidir ışık da.. Giderek biz de bir enerji yumağıyız. Farklı dalga boylarında fakat aynı kurallarda var olmaktayız..
Dış dünyayı tanımlayan “makro kozmos”un şimdilik bildiğimiz en küçük akıllı birimi insan, içindeki “mikro kozmos”a ulaştığı gün, hiç de farklı olmayan bir büyüklükle karşılaşacaktır. Belki de ancak o gün, ibadet mekanının gerekliliği ve biçimi gerçek boyutlarına
kavuşacaktır ..

7-PLAN ŞEMALARI

Cami planları incelendiğinde, safların mümkün olduğunca uzun olması gözetildiğinden, ana şema olarak ; kıbleye dik istikamette dikdörtgen formların oluştuğu dikkati çekmektedir.  Ve günümüzde hala bu yaklaşım sayın mimar hocalarımızca “nostaljik bir sadakat ile” salık verilmektedir. Şimdi bu peşin yargıyı biraz kurcalayalım : Diğer dinlerin aslı unutturulmuş, günümüz uygulamalarına  kıyasla  İslamiyet (Her ne kadar onun da aslı unutturulmaya çalışılsa da); hiyerarşinin kökten reddedildiği, Tanrı karşısında herkesin “aracısız ve ayrıcalıksız”, yani “eşit” varsayıldığı yegane yaşayan dindir. Kul namına kimsenin araya giremeyeceği, öncelik alamayacağı, onun adına Tanrıdan talepte bulunamayacağı, yine bir Tanrı buyruğudur. Öyle ise ön sırada bulunmanın nasıl bir önemi olabilir ?. Tanrı ön sırada mıdır ?. Yer kalmadığında mecburen arka sırada kalanlar Yaratanın şefaatinden uzak mı kalırlar ? Yoksa imam kardeşimiz bizden daha fazla Allah’a yakındır da onun yamacında kendimize yer mi aramaktayız ?.. Bu ve benzeri varsayımlar ve saf sıralarında sevap arama gayretleri, Tanrı adına varsayımda bulunmaktır ve bizi kolayca küfre götürecek çok dikkat etmemiz gereken bir tuzaktır. Çünkü Allah ;  “Benim söylemediklerimi bana atfedenlerin vay haline !” demektedir.

İslami anlayışa göre Tanrı her yerdedir ve onu en çok “içimizde !” aramalıyız. Çünkü en çok orada bulma şansına sahibiz.  İmam sadece bilmeyenlere usül öğreten, nasihat veren, yol gösterendir. Kimse kimsenin vekili değildir. Namımıza dua yetkisi ; farzda ya da sünnette, veya herhangi bir zamanda ne ona ne de başkasına  verilmiştir. Cami, sadece ibadet amacı ile toplanılan bir mekandır. Kimsenin değil hepimizindir.. Öyleyse sadece ; YÖN DUYGUSU GÜÇLENDİRİLMİŞ , KİŞİLİK HAKLARINA VE DÜŞÜNSEL ÖZGÜRLÜĞE SAYGILI  FAKAT BİR ARADA OLMAYA FIRSAT VEREN, ZİHİNSEL SESSİZLİĞE VE AYDINLIĞA ULAŞABİLDİĞİMİZ  ANONİM BİR MEKANA İHTİYACIMIZ VARDIR.  Ne ön sıra ne arka sıra, ne ilk ne son cemaat,  sadece kıbleye yönelmiş  huzurlu bir mekan : İşte çağdaş cami !..

8-DİN EĞİTİMİ VE ÇAĞDAŞ
   GEREKSİNİMLER

İyi bir cami mimarisinin, ancak “iyi bir dini ve mesleki eğitimin yaşamla barışık ürünü” olduğuna fazla itiraz olacağını sanmıyorum.  İyi bir hastane inşa edebilmek için doktor olmak şart değildir kuşkusuz. Fakat doktorun ve hastalarının o binada ne amaçla ve ne koşullarda yaşadıklarının derinlemesine bir analizi, iyiyi başarmak için mutlaka gerekecektir.. İbadete en uygun mekanı inşa etme gayreti sırasında ; din eğitimini, okul disiplininden veya aile ve toplumun beraberce etkilediği bir çevreden almanın bazı farkları olacaktır kuşkusuz. Fakat mimari açıdan yeterli alt yapının oluşması için en önemlisi ; araştırmacı kişisel gayretlerimizin bizi ulaştıracağı bilgi ve duygu seviyesidir... Yani bu gayretin de  ibadetin kendisi gibi, temelde “kişisel bir eylem” olması yanlış olmayacaktır... Belki de böylece ; “bir ibadet mekanının, belirli bir guruba mensup olanların değil tüm insanlığın malı” olduğunun vurgulanması daha kolay sağlanacaktır..

İslamiyet’in, tüm bilim ve gelişmeyi kapsayan bilgiler içerdiğini, Kuran’ın, hem uhrevi hem de dünyevi boyutlara hitap ettiğini kabul ediyorsak, onu yorumlamayı ve inceleme konusu yapmayı nasıl olur da sadece İlahiyat Fakültelerine ve Diyanet teşkilatına bırakırız ?.. Her bilim dalının bünyesinde yer alacak İslami Araştırma Enstitülerinin varlığına ihtiyacımız vardır. Gerçek İslami araştırma ve Kuran’ın henüz aydınlatılmamış bilgilerine ulaşmamız  ancak öyle bir ortamda mümkün olabilir. Bu güne kadar yapılanlar “maalesef !” kaybettiklerimizi aydınlıkta aramaktır.

Eğer Kuran her çağa hitap ediyorsa, bu çağın bilginlerinin onun üzerinde araştırma yapmaları ve düşüncelerini söylemeleri hem haktır hem de görev. Allah’ın rahmeti tüm devirleri kapsar. Dini bilgileri yıllar öncesinin kitapları ile sınırlı  saymak, önce Allah’ın iradesini ve gücünü tanımamaktır. Sonra da “halifem !” diye yarattığı insanın bu sıfatını hiçe saymaktır. Böyle bir güvensizlik gösterme hakkına ve zihinsel tembellik lüksüne sahip değiliz ..

Bir İlahiyat mensubunun dini görev ve hizmetlerini azımsamak mümkün değildir. Tarihi, edebi, tasavvufa ve kıraata ilişkin bilgiler onların uzmanlık sahasıdır. Fakat nasıl ki ; hukuk işlerimiz için doktora veya inşaat yaptırmak için avukata gitmiyorsak, sağlıklı güncel ve bilimsel cevaplar bulabilmek, Kuran’ın kapsadığı sayısız konularda aydınlanmak için de uzmanına gitmek ve görüşüne başvurmak zorundayız. Yoksa “Kuran’ da her şeyin cevabını aramak hatadır. O yalnızca dini hayatımızı düzenleyen bir emirler bütünüdür !” diyebilen zavallı bir “ gönül gözü görmez” in gafletine biz de düşeriz.

Bu araştırma birimlerinin, üniversitelerimiz bünyesinde yer alabilmesi için önce bir toplumsal barışa, ardından gerçek bir İslami hoşgörüye ihtiyacımız vardır. Her devirde bu koşullar kolay kolay bir araya gelemezler. İşte bu yüzden özellikle büyük kent camilerinin  günümüzdeki işlevine bu görevler eklenmelidir. Çağdaş külliyelere; bağımsız bilimsel araştırma bölümlerini kapsayan “İslam Kültür ve Bilim Merkezleri” olarak bakmak ihtiyacındayız.

Özellikle tüm büyük kent camilerinin, tarihi örneklerinde olduğu gibi, eğitim, sağlık ocağı, aş evi ve diğer sosyal hizmetleri kapsayan halka açık, en önemlisi çağdaş bilime açık hizmetlerle donatılmaları halinde gerçek yerlerine kavuşacaklarını düşünmeliyiz. Günün yaklaşık yirmi üç saatinde tamamen boş ve terkedilmiş görünen camileri, israfın suç unsuru olmaktan kurtarmalıyız.. İbadet mekanları içine “hayatı” doldurmalıyız..

Bugün “eğitim !” denen şey sadece denetimsiz bir Kuran kursu ile sınırlı kalmakta ve salt okuma yazma becerisi ile üniversite diploması almaya kalkışan bir öğrencinin çelişkisini yaşamaktayız. İlim-Bilim, Allah-Tanrı sözcükleri çevresinde ikilem yaratılmakta, aslında aynı kavramlar anlatılmak istenirken, okuma yazma becerisinde kalan bilgi düzeyindeki zihinlerde, bu yüzden fırtınalar kopmaktadır.

Laik-anti laik  tartışmasını  kamplaşmaya kadar götüren de, kendini taraf sananların, savundukları düşünceyi bilim süzgecinden geçirebilme becerisine sahip olamamalarıdır. Belki o zaman ; aşırılıklardan arınacaklar, “aynı insanlık idealine” ulaşmaya çalıştıklarını fakat sadece farklı araçlar ve metotlar kullanmak yüzünden birbirlerini inançsızlık ve bağnazlıkla suçladıklarını fark edeceklerdir.

“Orada olmak ya da olmamak” konu edilmeli iken, sadece oraya neyle gitmekte olduğumuz tartışılmaktadır.. Buradan bir başka şehre, olanaklara göre ; yürüyerek, araba ile, trenle, vapurla ya da uçakla gidilebilir. Uzay teknolojisine sahip insan belki de bir gün bu seyahati ışınlanarak gerçekleştirecektir. Şimdi kendimize soralım !  Maksat bir an önce ulaşmak ise, arabası olan yürümeyi, uçağı olan arabayı tercih eder mi ? Peki “zaten orada olan”, bu araçların herhangi birine ihtiyaç duyar
mı ?.. Kimse kimsenin, bu yolculuğun neresinde olduğunu bilemeyeceğine göre, birbirlerine  “hoşgörü” ile yaklaşmalarında daima yarar bulunacaktır..

Semt camilerine ya da mescitlere gelince ; onlar aslında tüm dünyevi işlevlerin uzantısı ve tamamlayıcısı olmak durumunda olan ibadet yerlerinin ; ticaret mekanında da resmi ve özel yaşantımızda da kendine yer bulamaması  yüzünden mecburen oluşan hizmet alanlarıdır. Bunları ; bölgesel gövde gösterilerine, “semtin namusuna !” dönüştürmeden, gereken ölçek ve tevazu içinde çözmeliyiz ..

 

9-YAZININ ÖZÜ VE SON SÖZÜ

“İnsan aklına” hitap ettiğini sık sık vurgulayan kutsal kaynaklı dini bilgiler ; akıl ürünü olan çağdaş bilim ile açıklanamadıkça,“gizli bilgi !”, “örtülü bir davranış biçimi !” olmakta ve her türlü istismara da açık kalmaktadır. Bu öğreti, yaşamla örtüşmeyen, sonradan eklenmiş safrasından kurtulduğu ve bilimsel tanıma kavuşmuş özüne ulaştığı gün, onu kullanarak dünyevi iktidarlarına temel güç yapmaya çalışanlar da yegane silahlarından arındırılmış olacaktır.

Bir bardak suda koparılan fırtınaların anlamsızlığı, fırtınadan kurtarmayı vaat eden sözüm ona kaptanların yetersizliği, zihnimize doldurulmaya çalışılan ve “çok derin bilgi !” sanılan bazı şeylerin lüzumsuzluğu kavrandığında, perde arkasında saklı tutulmaya çalışılan “gerçek bilgilerin”, aslında yaşam için ne kadar gerekli ve ne kadar kolay anlaşılır olduğunu fark edeceğiz..

Çağdaş olmak ve bilimsel olmak, gideceği yönü “kendi ışığı” ile aydınlatabilmek demektir. Dini ve ahlaki kuralların ya da  yaptırımların, toplumun dinamiklerinden ayrı bir yerde gelişmesi hiçbir zaman düşünülemez. “Bilimsel olmak” ; bu ilişkiler yumağını tanımlayabilmek ve bulguları doğru yerlerde kullanıp ilk ışığı yakmaktır. “Çağdaş olmak” ta ; gerçeklerden kaçarak, birbirimizi yok sayarak değil, her şeyi “yaşam girdisi” sayıp, var olanı tümüyle kucaklayan bir ömür sürdürebilmektir.. Bilgiyi, sevgiyi ve güzellikleri bölüşmek, tercihimizi “sahip olmak” değil “birlikte var olmak”tan yana kullanmak ; dileriz ki yeni yüzyılın yaşam sevinci olsun !..

Günün birinde ; aptes almanın, temizliğin ötesinde  “insan sağlığı için”, vücudun elektrik yükünü boşaltan en iyi yöntem olduğunu anlayacağız. Su bulamadığımız ya da kullanmakta sakınca olduğu zaman  teyemmüm (temiz bir toprak veya benzerine temas) tek alternatiftir ve su ile tek ortak paydası bu “topraklama” işlevidir.. 

Bir gün ; dini inançların temel olgusu “sevabın” ; bize teslim edilen zihinsel ve bedensel varlığın faydalanması için tavsiye olunan yararlı şeyler ve davranışları, “günahın” ise aynı kutsal emanetin zarar göreceği diğer şeyleri kapsadığını anlayacağız.. O zaman ,  “Sevap = Fayda” , “Günah = Zarar”  eşitliğinde bilimsel bir tabana oturtulabilen tanımlar çok daha kolay anlaşılır olabilecektir. Yaratanın rızasını kazanmak, ancak “onun emanetine saygılı” bir yaşam sürdürerek “kendisi için yararlı” olan şeyleri yaparak,  kutsal bir deyişle “nefsine zulmetmeden !” mümkün olabilir..

Teorik olarak, ibadet adı altında tavsiye edilen ve yapmaya çalıştığımız şeylerin hiç birisine “Yaratabilen !” bir varlığın ihtiyacı olamaz. Ancak bizim olabilir .. “Emir !” sandığımız “yararlı tavsiyelere” uymak Yaratanı değil ancak yaratılanı mutlu eder. Çünkü o mutluluğu da yaratandır. Sayemizde daha fazla mutlu olacağını düşünebilmek bizim talihsiz yanılgımızdır. Bir kumbarada, çıkacağımız yolculukta harcamak üzere para biriktirir gibi  kişisel hesabımıza sevap biriktirmeye çalışmak,  ya da Yaratana avans verir gibi ahirete yatırım yapmaya çalışmak ; “sahip olmanın sığlığında gezinmektir !”. Bedensel ve zihinsel olanaklarımızdan dolu dolu yararlanarak ikinci ve üçüncü şahıslar adına bu dünyada yapabildiğimiz tüm harcamalar ise gerçek birikimimizi sağlar ve bizi “var olmanın derinliğine ulaştırır”..

Yine bir gün, binlerce yıldır yoga dahil tüm mistik öğretilerde “tefekkür”, “derin düşünme”  demek olan “meditasyon”un, kozmik ve biyolojik ritme uygunluk adı altında, namaz vakitleri ile nerede ise eş zamanlarda  tavsiye edildiğini öğreneceğiz. Japonların zihinsel ve bedensel üretimi arttırmak için mesailerini kesip topluca yaptıkları beden hareketlerinin yine namaz bünyesinde özetlenebileceğini anlayacağız. Namaz sonunda dua ederken ulaşmak istediğimiz düşünsel  seviyenin, doğu felsefelerindeki karşılığı olan “meditasyon” öncesinde de, su ile temas ve yine namaz benzeri bedensel hareketlerin tavsiye edildiğini ve namazın sadece “düşünsel amaç eyleme, bedensel bir hazırlık” olduğunu fark edeceğiz...

Giderek, kutsal bir emanet ve kozmik bir mucize  olarak bize teslim edilen bu bedenin yaşamsal ihtiyacı olan şeylerin, binlerce yıldır aslında “tek bir bilgi” olarak önerildiğini ve onlara uymamız halinde gerçek hedef olan “zihinsel duruluğa” çok daha kolay ulaşabileceğimizi anlayacağız ..
Ve o gün dünyayı ve kendimizi, şekilsel kalıpların dışında bir başka gözle görmeye başlayacağız. Kuran emri olarak niçin ; “tüm peygamberleri sevmemiz ve onlara ayrım gözetmeden
inanmamız gerektiğini anlayacağız”. Tüm öğretilerin tek bir kaynaktan çoğaldığını,  “birlik içinde çokluk, çokluk içinde birliğe” varıldığını yeniden keşfedeceğiz. İşte o zaman “ibadetin mekanı” bir zümrenin değil evrensel boyutu ile tüm insanlığın ortak mekanı olacaktır...

Peki nasıl olacak ?  Bir planı tarif etmek yerine bir felsefeyi özetlemek her şeyi havada bırakmıyor mu ?..
Hiç korkmayın !. Bu düşünceyi özümseyen, “İNANCIN ÖZÜNÜ VE ÇAĞDAŞLIĞI YÜREĞİNE SİNDİRMİŞ”, “gönül gözü ile görebilen !” mimarların  çizecekleri planlardan korkmayın ve benzetecek şeyler aramayın. Onlar ; yedi düvele örnek, inancı yaşatan, “ibadetin gerçek mekanları” ve mimarimizin  gururu eserler olacaktır.

 

Y.Mim. Çelik ERENGEZGİN