20 Ekim1997
MİMARLIK NEDEN CAN ÇEKİŞİYOR ?...


Bu soruyu, ülkemizdeki mimarlığın çok sağlıklı ve gelişmekte olan “gürbüz bir çocuk” olduğunu zannedenler dehşet ve üzüntü ile karşılayacaklardır.. Onları sağlıklı yavruları ile baş başa bırakıp, gelin biz yaşadıklarımıza şöyle bir göz atalım.. Yani  esas başlığımıza gelelim ;

MİMARLIK  LABORATUARI

YA DA “YAŞAM ATÖLYESİ”

Ölçülebilen bir dünya ve “insan ölçeğine” kavuşmuş mekan...Yani MİMARLIK !.. Algılarımıza bağlı olarak, aslında sürekli değişen ölçüler ve kavramlar... Büyük ; “kime göre, ne kadar ?”. Küçük;ne kadar, ne zaman küçük ?”. Güzel ;Öyle
mi ?..Yok canım çok çirkin !.. Kesin yanıt verebilir, üstelik kanıt gösterebilir miyiz ?  Neler biliyoruz onlar hakkında, ya da ne bildiğimizi sanıyoruz ?.. Ben size bir sır vereyim: neredeyse 30 yıllık meslek içi yaşantının kazancı olan “sezgilerimi” ; “bilgi” saymazsam, hala çok az şey !..

Neden ?..Neydi eğitimimizde ve meslek yaşamımızda eksik olan ?..
Neden uzun sürüyor öğrenmek ?
Neden çok zahmetli oluyor ?
Neden çok pahalıya mal oluyor ?..
“Kader midir”, yoksa kendi ellerimizle hazırladığımız bir “kaza  mıdır” bu sonuç ?..
İçsel tartışmama bir nokta koyup, artık bir öneri getirmek istiyorum. Tabii her türlü tartışmaya açık, fakat “BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ” ; adı : “MİMARLIK LABORATUARI”

Tahmin edebileceğiniz gibi bir 68 li, “artık yeter!” diyerek yeniden lav püskürtmekte.. O yıllarda başlayan ve eğitim adına sürdürülen, “sınırlı sorumlu bir savaş”.  Ardından, Seramik Sanatçısı eşi ile birlikte yürüttüğü  “Mimarlık  ve Sanat Ülkemize çok mu gereklidir ?” şüphesini taşıyanlara karşı sürdürülen “bir kişisel savaş”.  Ve yakından izlediği genç beyinlerin, çok yakından izlediği mimarlık öğrencisi kızı ile heykel öğrencisi oğlunun da hala aynı koşullarla mücadele etmek zorunda bırakıldığını fark ettiği zaman, “artık yeter!” diyerek teklif ettiği “mesleksel barış !” önerisi..: “YAŞAM ATÖLYESİ”

SORULAR , SORULAR..

Yeni mezun olan genç bir mimarın  yerine kendimizi koyalım ve şöyle bir düşünelim !.. Acaba bir pencere yerden 110 cm yüksekte yapıldığında, koltukta otururken dışarıyı görebilir miyiz ?
Basamak yüksekliği, 17.5 cm mi yoksa 15 cm mi olmalı ? hangisi, nerede uygun düşer ?..
2h+b = 63cm formülü ile yola çıkıp, 25 cm rıht, 13 cm baskıç yaptığımızda başımıza neler gelir ?
Bu sihirli ! formül nereye kadar doğrudur ?
Yoksa birkaç sihirli formüle daha mı ihtiyacımız vardır ?..
Kutsal Mimarlık kitabımız NEUFERT, 60 cm insan ölçüsüdür der.
Nasıl bir insan ?
Koşan mı ?
Yürüyen mi ?
7 yaşında mı ?
70 yaşında ve bastonlu mu ?..
                                             %100 eğimin 45 derece olduğunu ne zaman öğreniriz ?
                                             Rampa dediğin kaç derece olmalıdır ?
Aracın rahatça tırmandığı eğim insana uyarlanabilir mi ?
Benzeri bir rampada  elimizdeki çantaya, kaçıncı adımda sövmeye başlarız ?..
Hangi rengin, hangi ışığın, mekanı nasıl etkilediğini, Çevremizdeki tüm ölçülerin, aslında “ALGILARIMIZA BAĞIMLI” olduğunu ne zaman farkederiz ?
Ferah mekanın = büyük mekan demek olmadığını, “Güzellik” kavramının, doğrudan insan algılarına bağımlı olduğunu ve zaman boyutunda sürekli değişim gösterebileceğini kaç yıl sonra kavrarız ?..

Algılamanın ve onu etkileyen faktörlerin öğretilmediği bir eğitim süreci yüzünden,“karanlıkta pirinç ayıklayıp” boşa vakit kaybetmekte olduğumuzu ne zaman fark ederiz ?..

CEVAPLAR VE BEDELİ ..

Bunların cevapları herkese göre farklıdır tabii ama, farklı olmayan bir şey vardır ki; bu ve benzeri soruların cevaplarını çok pahalıya öğrendiğimizdir...Bir mimar örneğin ilk işi olan  3 katlı, 6 daireli mütevazı apartman projesinin inşaatında;


yaklaşık 15-20 milyar harcama yapılıp bina bittikten sonra, basamak çözümünün biraz yanlış, koridorların biraz dar olduğunu fark eder...

Mezun olduktan sonra, mimarın önünde “müthiş pahalı” bir eğitim süreci başlar. Ve tüm yanlışların bedelini işverenlere ödettiği bir süreç... Bu bedeller aslında kişileri aşarak memleket ekonomisinin sırtına yüklenmektedir. Buna “tecrübe kazanmak” adı altında giydirilmeye çalışılan kılıf, muhteşem bir aldatmacadır... Anlamsız bir savaşta yitirdiklerimize; “ölmeleri gerekiyordu, şehit oldular !” demek ne kadar akılcı ise, bu tecrübe savaşında harcadıklarımız da ancak o kadar anlamlıdır !...

Hele yeni mezun olacak gence hocasının tavsiyesi şu olunca, olayın boyutlarını bir düşünün “Evladım mezun olunca memleketine git. ( Doğduğun yere demek istiyor.. Buraya kadar iyi. ) Ve oranın en büyük partisine kaydını yaptır. Gerisini merak etme !..”  ( GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞTIR )

Aslında çok şaşmamak gerek.. Hocası unutsa belki de babası benzer tavsiyelerde bulunacaktı..Çünkü malumunuzdur ki “bir an önce köşeyi dönme sendromu”, “bir an önce adam olmak” la özdeş sanılmaktadır artık.. Bu “değerli !” nasihati tutup hak etmediği işlere kavuşan ;

“ASLAN!” mimarın, memlekete kaça mal olacağını hesap etmeye cebimdeki pilli makinenin haneleri yetersiz kalır ..
,
SIKILMAK YOK !  BİRAZ DAHA SORU ..

Şimdi gelin, tasarımın “ölçüler dünyasında” biraz daldan dala konalım ve hangi dalda güvenilir bilgilere sahip olduğumuzu şöyle bir sınayalım...

3 m ya da 8 m ara ile dikilen elektrik direğinin 500 vatlık lambaları, binamızı veya bahçemizi ne kadar aydınlatır ? İstediğimiz sonucu elde etmek için, direklerin 4 m mi yoksa 7 m boyunda mı olması gerekir ? Bu sorunların çözümü elektrikçinin işi midir yoksa ? Ne mutlu ki hayır !.. Bu ve benzeri tercihlerde karar hep mimarlardan beklenmiştir ve beklenmelidir üstelik... Çocuklarımızı yazlık giysileri ile nasıl kışın sokağa çıkarmazsak, tasarımlarımızın da hava kararınca nasıl görüneceklerini, “gündüzden” düşünmeniz gerekecektir. Onları piyasanın                           tercihine ve ampullerin insafına terk etmemeliyiz...

3 x 3 m bir oda düşleyin... Duvarları siyah boyalı, penceresi yok. Tavan 2.50 m yükseklikte. Bir kapıdan içeri giriyorsunuz. Bu oda nasıl bir odadır ?.. Sanırım mezar gibi!..
Peki duvarları beyaza boyayalım, kapıya bir cam takalım!..
Oda gibi bir oda olmaya başlar mekan...
Tavana bir delik açsak, oradan güneşi içeri alsak,
Duvarda düşey bir yarık açsak, gözümüze bir manzara ilişse!..
1 m x 1 m penceresi olsa ?
Hayır! Bir duvarın tamamı pencere olsa ?
Kapının yerini değiştirsek ?
Duvarları pembeye boyasak,
Pembe duvarları aydınlatsak,
Bir de sadece tavanı aydınlatmayı denesek ?..


Bu böyle sürüp gitse ve 3 x 3 m bir odanın bize “ne kadar farklı şeyler yaşatabildiğini” birilerinin cebine uzanmadan öğrenebilsek... Hele laboratuarımızdaki duvar panolarından birini 50 cm öteleyip, 3 x 3.5 m bir mekan kursak ve ilaveten neler sığdırabileceğimizi gerçek odamızın içinde gezinip izleyebilsek ve çözümler üzerinde düşünebilsek... Duvarların 10 cm bile yer değiştirmesi ile ilave bir yatağın odaya girebileceğini gözlerimizle görsek!..
                                             Bu deneyim kimin yararına olur ?..

Bir başka gün, yaşam atölyesine girsek, hareketli panolarla, renkli laminatlar, şeffaf elemanlar ve suntalar ile hayal hanemizi atölyeye taşısak...
Rampada %8 ile %12 eğim arasındaki farkı, hareketli döşeme plağı üzerinde yürüyerek anlasak.
Koridorun genişliğini ve yüksekliğini, duvar ve tavan elemanlarını hareket ettirerek saptasak.
Koridora açılan kapıların ve pencerelerin mekana katkısını hissetsek...
Ne kadar geniş ?..
Dar ise “kime göre” ne kadar dardır ? sorsak araştırsak...
Ölçüler üzerinde, doktorlara özenip “konsültasyon” yapsak, yani sorunu birlikte tanımlasak, çözümü birlikte bulmaya çalışsak fena mı olur ?..

Yine bir başka gün, hortumla su tuttuğumuz bir cephede, pencere denizliğinden suyun atlayışını, kaç santimden sonra duvarı yalamaya başladığını gözlesek... Doğramadan içeri sızan suyu inceleyip, detayların sonuca etkisini   “bir daha unutmamacasına” bellesek fena mı olur ?...

Şu işleri bir defa ve ZAMANINDA yapsak, tüm öğrencilerimiz, ve her yaşta öğrenilecek şeylerin bulunduğuna inanan tüm ilgililerimiz, bu atölyelerde deneyecek bir şeyler bulsa, bulsa da 1:1 inşa etmeden, geri dönüşü olmayan hatalardan bir ölçek arınabilsek söyleyin fena mı olur ?..

İyi olur” diye cevap geliyor kulağıma... Çoğunluğun böyle düşüneceğinden de eminim zaten. İyi de kim yapacak dersiniz bu “YAŞAM ATÖLYESİNİ” ?.. Devlet mi ?.. Yoksa Amerika’dan bağış mı bekleyeceğiz ?.. Hayır !.. Bu sorunların çözümü için aslında sadece bir bağışa ihtiyacımız vardır; o da Tanrıdan “akıl”!.. Şükür ki hepimizde var...

Peki “para” diyeceksiniz!.. Parasız akıl bu “Hollywood” stüdyosunu kurmaya yetecek mi ?.. O zaman şu senaryoyu birlikte gözden geçirelim. Ne dersiniz ?..

İŞTE LABORATUAR !.ÜSTELİK GERİ DÖNÜŞÜMLÜ..

“Malzemenin eğitime, eğitimin mimarlığa, mimarlığın birikime, birikimin malzemeye dönüştüğü  yer !.”

Bir prefabrik eleman üreten firmaya gitsek, desek ki “bize 15 m x 40 m bir salon lazım”.. yerimiz de şurası... Firmanızın adını tüm yapı elemanlarının üzerine, çıkmayacak biçimde yazınız. Öğrencilerimizin zihinlerinde dört yıl boyunca öyle bir yer etsin ki, mezun olduklarında, ilk prefabrik firması diye sizi anımsasınlar. Buna karşılık ya bu elemanları yarı fiyatına veriniz, ya da “mürüvvete endaze olmaz!”,
kapıya “filan firma salonu” yazalım, Milli Eğitime hediye ediniz...


Ey çatı örtüsü üreten firma! Ey pencere kapı üreten firma! Lütfen üstünde markanız kazılı ürünlerinizden, bize de kapı, pencere ve çatı örtüsü veriniz. Diyelim 100 mimar adayına, dört yıl boyunca ulaşmasını istediğiniz bilgilerinizin iletişim bedelini, bir kerede ürününüzle ödeyin ve en etkili reklamınızı bu yolla gerçekleştirin.

Ve siz; aydınlatma elemanı, pano bölmeler, renkli boyalar, çeşitli mobilyalar üreten firmalar!..Ve de bilgisayar firmaları ve programcıları.. Aynı koşullarla, buyurun stüdyomuza, marifetlerinizi gösterin...
Öğrenciler bu malzemelerden somut ya da sanal , küçük dünyalar kursun. Konu “siz” olun. “Sizin ürünlerinizin olanakları” olsun... Bizim eğitimimize ve kendi ticari geleceğinize aynı oranda katkıda bulunun desek, ne cevap alırız sanıyorsunuz ?..

Bu yazıyı yazma cesaretini toplayıncaya kadar yapabildiğim ön araştırmaya ve sezgilerime dayanarak “hayhay !” diyecek firma sayısının çok yüksek olacağını söyleyebilirim. Hatta giderek böylesi mekanın, yeni ürünlerin güvenilir ve bilimsel ortamda tanıtıldığı bir “ilkler laboratuarına” dönüşeceğini, günün birinde, burada kullanma karşılığında sınama ve denetim ücreti bile talep edebileceğimizi gerçekçi bazı firma temsilcileri kulağımıza fısıldamışlardır... “woolmark” damgası benzeri “kullanılmış, incelenmiş, insan ölçülerine ve gereksinimlerine karşılık verebileceği anlaşılmıştır” anlamında “DENENMİŞTİR” damgasının önemli bir ticari değeri olacağını söylemişlerdir.

Bu uzun sözün özü şudur efendim: Biz bu “YAŞAM ATÖLYESİNİN” gereğine inanıyorsak, önümüzde bazı derin görüş sahiplerinin “vehimlerinde” yatan “vahim !” engeller yoktur. En azından önemli maddi problem yoktur, hatta ekonomik yararlar düşünülmelidir.. Sadece bir engel vardır! ; “Bu işin sırası değil !..” diyenler...

Bu sıranın geç bile kaldığını düşünenlerden misiniz ?.. Öyleyse sıvayın kolları. Başarmak zor değil!.. Üstelik çok kıvançlı olacak. Çünkü bu yaşam bilgilerini okulda edinen gençlerimizin elde edecekleri başarılardan kendimize pay çıkaracağız...


Mimarlık mı ?.. Doktor deyimi ile bu “reanimasyon” laboratuarında bir  soluk alacağı muhakkak... Belki artık “can çekişmeyecek”.. Gerçek hayata dönüşü için elbette daha nice gayretler gerek..Yoksa bir teklifiniz mi var ?  İnanın onu da duymak isteyecek binlerce mimarlık yolcusu var.. Sakın ümitsizliğe kapılmayın. Lütfen bizi bir kenara yazın ; biri ben, biri mimarlık öğrencisi kızım ve bu güne kadar birlikte çalışma mutluluğuna erdiğim ve bu fikirleri paylaştığım tüm mesai arkadaşlarım, sizi can kulağı ile dinliyoruz..

DEVLET BÜTÇESİ VE BİZ ..

Çoğu ülkede  inşaat sektörü lokomotif görevi üstlenir.  Özellikle Ülkemizde, parasal  yatırımların  yarısından  çoğu    ( % 51.76 ) “mimar eli değmesi gereken” projelerdir.  “ Sorumlu bir yaklaşımın ” , Ülkeye neler kazandırabileceği, belki de geri bırakılmış yada kalmışlığın “devası” olacağı düşünülmelidir...

Böyle bir sorumluluğu siyasilere atmak ve kenara çekilmek, bu güne kadar izlediğimiz yoldu. Belki de “mimarlar” olarak, para işlerinden pek anlamadığımızdan  ( ben dahil !.. ), böyle davranmak kolayımıza da geldi. Şimdi elimize kağıt kalem alıp, güç de olsa bir hesap yapalım.;  Ekonomik olmayan çözümlerin, kısa sürede yıkıp yeniden yaptığımız, işlevini yitiren projelerin, yanlış yer seçimi, yanlış sistem seçimi ve yanlış planlama sonucu boşa giden Milli servetin, neredeyse, vadesi gelen borçlarımıza ayırabildiğimiz yıllık ödemeyi karşılayacak kadar olduğunu fark edeceğiz.

İzninizle kısa bir açıklama yapmam gerekiyor ; DPT nin 97 yılı “ TOPLAM SERMAYE YATIRIMI ” öngörülerine göre yapı sektöründeki özel ve kamu yatırımı toplamı 3.2 katrilyondur. Bu da tüm devlet ve özel sektör yatırımlarının % 51.76 sı olmaktadır. Yukarıdaki gibi önlemler alarak % 25 lik bir tasarruf sağlayabilsek, bu miktar 800 trilyon eder. Ağustos 97 itibari ile vadesi gelen borçlarımıza ayırabildiğimiz para ise 693 trilyon liradır. Tasarruf miktarını küçümsemek mümkün müdür ?.. Bu işten anlayanlar diyecekler ki ; tasarrufla borç ödenmez. Evet tasarruf denen şey, “ele geçen para” değil, “harcanması engellenen para” dır. Ama kaynak israfını önleyerek  kalkınma sağlanacağı ve kalkınan bir ülkenin de  borçlarını çok daha kolay ödeyebileceğine KİMSENİN İTİRAZI OLAMAZ HERHALDE !..

Omuzlarımızdaki maddi ve manevi yükün altından sağlıklı bir şekilde kalkabilmek için, elele verip, bir “YENİDEN YAPILANMA SÜRECİ” yaşamamız gerektiğine inanalım artık..
 
İÇ MİMARLIK, ŞEHİRCİLİK, PLASTİK SANATLAR ve
“SERBEST KÜRSÜ”...


Mimarlığın bir uzmanlık dalı olan “iç mimari”nin  boyutsal çerçevesi zaten böyle bir atölyenin boyutları ile çakışmaktadır. Dolayısı ile onların karşılaşacağı tüm mesleki sorunların gerçek ölçekte canlandırılması ve sınanması,
                  böyle bir ortamda çok daha kolay olacaktır.

Mimarinin çevresel kapsamını konu edinen “şehircilik”; laboratuarın açık alanında görsel boyutlarını yaşatabilir. Bilgisayar ortamında ise sanal dünyasını kolayca kurabilir. Üstelik böyle bir müşterekte buluşmakla ileriki yıllarda oluşan anlamsız rekabetin önüne geçilebilir. Çünkü burada her iki meslek grubu da fark eder ki konuları aynıdır. Yani “İNSANDIR”. Aynı araçları sadece ölçek farkı ile kullanmakta ve aynı çevrede,aynı amaçla hizmet üretmektedirler ;   
                                            “YAŞANASI BİR DÜNYA İÇİN !..”


 

Yaşamın parçası, yaşamın öncüsü olmasını beklediğimiz, mimarinin tinsel boyutu “plastik sanatlar”, böyle bir yaşam atölyesinde ne kadar zengin malzeme ve mekan kurgusuna kavuşacaktır kolayca tahmin edebilirsiniz.. Giderek plastik sanat ögelerinin, sadece bir koleksiyon parçası olma işlevi dışında, “hayat bulduğu mekanın vazgeçilmez elemanı” olabilecekleri de  fark edilecek ve tartışılmaya başlayacaktır.

Özetle bu ortamda, yalnız mimarların değil, iç mimarların, şehir plancılarının, hatta tüm plastik ve görsel  sanat öğrencilerinin, çözümleri ve ürünleri ile mekanın ilişkisini denetledikleri, rengin, boyutun, malzemenin bire bir etkisini sınadıkları bir “somut gerçeklik ortamı” elde ettiklerini düşlemek hayalcilik midir ?.. Yoksa doğru ve iyinin özlemi midir ?..


Ve “yaşlanmanın ödülü hocalıktır !” gibi garip bir anlayışa itibar etmeyip, iyi kötü piyasa deneyimi yaşamış, her yaştan, gönlü genç meslektaşımızı laboratuara çağırıp, biraz günah çıkartmaya biraz da bildiklerini aktarmaya  teşvik etsek, bir anlamda laboratuar etkinlikleri içinde bir  “serbest kürsü” oluştursak ve meslek dünyamızın temsilcilerinden bir şeyler öğrenirken, onlara da kendilerini yenileme ve güncelleme fırsatı yaratsak
fena mı olur ?..

Dünya örneklerinde sık sık karşımıza çıkan, mesleki bilgisini geliştirmeyen ve bunu belli aralıklarla sınavla kanıtlıyamayan mimar ve mühendislere proje yaptırılmadığı malumunuzdur. Biz sınavdan ürkeriz.. Biraz haklıyız da. Çünkü nedense sınavlar  “şaibe”  kokusunu çok sever.. Gelin şöyle yapalım : Her yıl sayın meslektaşlarımız, sözgelimi on beş günlük yada bir aylık yoğun bir laboratuar etkinliğine “katılmak zorunda” olsunlar. Bu katılım süresi ; bir defada, yada, belli aralıklarla  tamamlanabilsin.. Yeni malzemeleri ve teknikleri “fuar gezer gibi” değil de “sanki sınava girecekmiş gibi” tanısınlar, mesleği geliştirici konferansları ve etkinlikleri izlesinler.. Ve mesleki pasaportlarına bir “katılmıştır” vizesi alsınlar. Yine kayrılma olur mu dersiniz ? Eh hırsıza kilit dayanmaz.. O da bizim firemiz olsun. İnanın bu işi ciddiye alanlar Ülkemize yeter de artar bile..


Bakarsınız bir gün deriz ki ; Yahu !  bu Amerikalılar ve diğerleri, bu konuda haklı galiba !.. Gelin şu eğitim sürecini bir “sınavla” mühürleyelim. Çünkü artık güvenebileceğimiz jüriler oluştu !.. Belli mi olur ?..
 

ÖLÇÜ , BİÇİ ; DELİNİN ZORU !..

Kulağıma eleştiriler geliyor.. ( Eleştiri ! sağlık işaretidir.. ) Mimarlık dediğin yapı bilgisi veya bina bilgisi midir ? Olayı teknik düzeyde çözmek yeterli midir ? Mimarlık felsefesi nasıl öğrenilecek, “mimari bir dünya görüşü” nasıl kazanılacaktır ?..  “Bir elinde metre, bir elinde şakul”  bu mudur mimari ?...

Sayın meslektaşlar !  Unutmayalım ki mimarlık bir uygulamalı bilimdir. “Şehirciliği ” çevresinde,” iç mimarlığı” bünyesinde barındıran ve tüm “sanat dallarını” dünyasında yaşatan bir bilim dalı.. Bir uygulamanın felsefesini önce uygulayıcıları yapar. Tartışmasını ise evel Allah herkes !.. Sakın yanlış anlamayın. Sinema eleştirmenlerini kınamıyorum. Ama ne olur söyleyin ! Sinemanın uygulayıcıları olmasaydı, yani sinemanın kendisi olmasaydı, eleştirmenleri olur muydu ?..


Siz hele bir alt yapı hazırlayın rejisör adaylarına. Yapa boza, kıra döke kursunlar mekanlarını, döksünler kurtlarını, görün bakın nasıl bir “dünya görüşü” tomurcuklanıyor  bu  somut platolarda..

 

Somut gerçeklikten sıkılanlara, buyurun size bir sihirli kelime; “Sanal gerçeklik” Teknoloji bu olanağı da sunmuştur kristal kasede.. Alın size bir çağdaş yaldızlı kavram daha ; “İnteraktif kurgulama”. Yani düşüncenizin sürekli güncellenmesi, her aklınıza gelenin ekranda biçimlenmesi..Yada biraz uçalım yükseklerde ; “Kaotik evren” in formülleri nasıl uygulanır mimari yapılar dünyasında ?  Hesaplar çok mu karışık ?  Hiç merak etmeyin,  bilgisayarlar her gün daha çok sayısal marifet sunmaktalar. Elbet, uçuk mimarlara yönelik uçuk bilgisayarları da üretmekte gecikmeyecek firmalar. Siz hele bir, kendinizi ve masanızı hazır edin, bakın nasıl yarışıyorlar “ne olur benimkini kullan !” diyen üreticiler.. Çünkü siz, tüketiciye verilecek “en inandırıcı referans”  olacaksınız..

Amerika’daki tüm yapısal başvuru kitapları ve yönetmelikleri, orada yaşayan bir kardeşimiz olan Y.Mim. Pelin Atasoy tarafından bilgisayar program dili ile kurgulanmış ve MADCAD diye piyasaya sürülmüş yurt dışında .Yapı tasarımında % 30 tasarruf sağlayacağı öngörüldüğünden, ABD de “Teknoloji Lideri” seçilmiş meslektaşımız. Bu bir reklam değil, bir uyarıdır. İnanın artık mümkün bunlar. Bırakın bunalım geçirmeyi yönetmelikler arasında. Eminim bize yol gösterir Atasoy. Laboratuarlarımızdan biri üstlenir bu görevi ve hepimizden aferin ! alır. Bakarsınız bu vesile ile, yönetmelikler arası çatışma ve tartışma da olumlu bir noktaya varır, mantıksal bir düzene oturur.

Mesleki yayınlar ve periyodikler mi ? Bir başka grup da bu işi üstlenir, her Üniversite, kitaba ciddi bir bütçe ayıracağına, ( ki nasıl olsa yeterince ayıramıyorlar.. ) merkezi bir kitaplıkta toplanan ve taranan bilgiler, bilgisayar ortamında tüm laboratuar birimlerine, “internet”  ortamında, hatta kablolu yayında açılır, olur biter..


Teorik takılanlar lütfen laboratuarın bilgisayar bölümünde, kendilerine uygun bir köşe bulsunlar artık..

Açık bir şekilde anlaşılacağı gibi bu işlerin tek yasağı vardır. O da bilgiyi kendi malı zannetmek !.. Bir başka deyimle ; tüm mesleki olan ve olmayan bilgilerin, “İNSANLIĞIN ORTAK MALI” olduğunu kabul etmek tek koşuldur burada.. Bakın İNTERNET bize göz kırpıyor..

Biz zaten böyle yapıyoruz diyecek olan öğretim kurumları, kendilerini de  bizi de aldatmasınlar lütfen. Sımsıkı kapalı ve üstelik düzensiz bir kutu olduklarını onlar çok iyi bilirler. Bir yerdeki bir kasanın dört anahtarı olsa ve bilgilerin onun içinde olduğu varsayılsa, siz nasıl “benim !” diyebilirsiniz o bilgilere..

ŞİMDİ BİR SIR VERECEĞİM

Ben bu düşündüklerimi ( ki bunlar yalnız bana has bir keramet değildir.) üç sene kadar önce, kar yağmaz sanılan güvenilen dağlara, ilgili saydığım koca koca Rektörlere, koca koca Dekanlara anlatmış ve yazı ile iletmiştim.. Yani ilk defa size anlatmıyorum, bunun için özür dilerim!.. Fakat onlar şaka yapıyorum sandılar ve  “şakadan !” hak verdiler.. Çünkü bence onlar, mimarlığı hiç bir zaman ciddiye almamışlardı. Yada ciddiye aldıkları şey “mimarlık” değildi.. Beni yanıltmadılar..

Bir de ;  “Kardeşim bu işi sen yapsana, bak ne güzel söylüyorsun nasıl yapılacağını.
Bizden ne istiyorsun ?..” diyen saygıdeğer dostlarım oldu.. Ben de anlatmaya çalıştım ki; bu bir “eğitim politikası”  sorunudur. Bizi eğiten tüm kurumların sorunudur. Birilerinin kişisel becerisi ya da başarısı ile saksıda özel bir çiçek yetiştirme telaşında değiliz. En yakın yamaçlardan başlayacağız.. Ne zaman ki tüm bayırlar, ovalar bu çiçeklerin rengine boyanır, işte o gün sarar çiçek kokusu her yanı !..

Sabrınıza güvenerek bu kadar uzayan bir yazının, son satırlarına geldiğinize göre, siz de “her yaştan” benzer çileyi çekmiş yada çektirilmekte olan kesimdensiniz ..
Bu yüzden cesaretimi topluyorum ve şimdi sizi yakanızdan tutup biraz sarsmak  istiyorum..;

ÖNCE GÜLECEK MİSİNİZ, YOKSA DÜŞÜNECEK MİSİNİZ  ?...

 

Y.Mim. Çelik ERENGEZGİN