YAŞAM DÖNGÜSÜ
VE
MİMARİ KURGU
22 Mayıs 2000

DÜŞTÜĞÜMÜZ YANLIŞLAR

“Ekonomi”; “Ekoloji” değildir. Ama
“Ekoloji”; “Ekonomidir” !..
Gelin bu paradokstan işe başlayalım..

“EKO” ; her ne kadar ekolojik sözcüğünün kısaltılmışı olsa da, ekonomik sözcüğüne de uymakta.. Bence çok da uygun düşmekte.. Zaten, dünya dillerine ancak yüzyıl kadar önce giren bu sözcük önceleri hayvan ve bitki ekonomisi anlamına geliyormuş.

Biraz daha kurcalarsak, Yunanca’da; oikos’un “ev”, logos’un da “konu” demek olduğunu, yani ekolojinin “ev konusu” olarak da tercüme edilebileceğini düşünmek mümkün.. Bu anlamı;  “bana ne ekolojiden !” diyen bir mimarın ne kadar garip duruma düşeceğine dair ip uçları vermekte.. Lafı uzatmayalım ve sözlük anlamını şimdilik bir köşeye yazalım: “Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki ilişkileri inceleyen biyoloji koludur” ekoloji.. Niye bu kadar laf cambazlığı yaptık ? Sözcüğün içerdiği anlamlar düştüğümüz yanlışlara kanıt oluşturacak nitelikte, ondan !.. Eko-Mimari adına “külsüz kalan mangallar !” yüzünden, bu kanıtlara ihtiyacımız olacak..

Bu güne kadar sistemleri kendi içlerinde ya da en çok birbirleri ile karşılaştırarak analizler yapmaya alıştık. “Bu, bundan daha pahalı bir çözümdür, yani diğeri daha ekonomiktir” damgasını yapıştırdık.. Yaşam gereksinimlerine ne kadar cevap verdiklerini hep göz ardı ettik. Düşünmedik ki; yaşamın bedeli, tüketilen kaynaklar ise, o yaşamın kendisi tehlikede demektir.. Yani; bir yaşam ancak başka bir yaşamı ya da kaynağı yok ederek sürdürülebiliyorsa yanlış yapmaktayız !..

Gerçek “ekonomi” ; yaşam döngüsüne uyumlu ve sürdürülebilir olmakla, çevresel ilişkiyi dengede tutmakla, yani “ekolojik” olmakla ölçülmelidir. Yüksek boyutta enerji harcayarak elde edilen yapı malzemelerini birbiri ile karşılaştırıp, ucuzluk sırasına koyarak değil.. Salt kolaylık ve ucuzluk uğruna yapılan tercihler ise, aslında neyin ucuz olduğunu hiç bilmediğimizi ortaya koyar..

Örnek mi istiyorsunuz ?.. Keşke istemeseydiniz!.. Çünkü bir acıyı tazeleyeceğiz.. En ucuz yapı sitemidir, yani en EKONOMİKTİR diye sahiplendiğimiz betonarmenin, sistemin getirdiği kontrol zorluğu ve ilaveten ihmaller sonucu hayatımıza mal olduğunu gördük. Bir hayat kaç paradır ? Ölçülemeyecek kadar büyük değil mi ? Öyle ise beton bize neyin ekonomisini sağladı ?.. İşte size; ekolojik olmayanın ekonomik de olamayacağına acı bir örnek..

Bu sohbetimizde biraz daha derinlere inip, ekolojik mimarinin düşünsel boyutunu irdeleyelim isterseniz. Sadece enerji tasarrufu sağlamanın eko-mimari olmadığını anlatalım. Bir yapıyı güneye baktırıp, çift camlı pencereler ve mini seralar ve de “trombe duvarı” denilen henüz mimarlık sözlüklerimize bile girememiş, “güneşin ısıttığı vantilasyonlu iç duvar” diyebileceğimiz buluşları üst üste dizerek  “enerji tasarruflu” ev yapabileceğimizi, ama “ekolojik mimari” elde etmiş olmayacağımızı dile getirelim diyorum..

Bir ağaç gölgesine sığınıp beton saksıda çiçek yetiştirerek, “küstürdüğümüz doğaya barışma teklifinde bulunmak !” iyi niyetli bir davranıştır.. Fakat hani bir deyim vardır ; “daha bir fırın ekmek gerekir”.. Bu da; işte öyle bir şey !..

Bir buket çiçek gönül alır ama evliliği kurtarmaya yetmez.. İstemesek de bu dünyaya gelirken doğa ile nikahımızın kıyıldığını düşünürseniz, korumamız gereken hassas dengelerin sorumluluğunu fark ederiz. Canlı varlıkların çevreleri ile ilişkileri, biyolojinin olduğu kadar mimarlığın da temel konusudur. Sadece; camın ısı geçirgenlik katsayısına, ya da iç mekandaki havalandırma boşluğunun işlevine indirgenemeyecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Dört-beş çizelge ve bir iki örnekle kolay ve alışılmış bir yol seçmek o yüzden bana hiç de “eko-lojik” gelmiyor..

GERÇEKLER

CIA’nın 1996 da hazırladığı rapora göre 21.YY da yaşanması muhtemel savaşların en büyük nedeni; su paylaşımı ve doğal kaynakların kullanım biçimi olacak.. Pek de büyük kehanet değil.. Aydın geçinen her dünyalı için artık bu varsayım; “görünen köy !” dür.. Ama bu yolda alınacak önlemler nedense gündemde hak ettiği yeri bir türlü alamıyor. Babadan kalma malı mülkü son kuruşuna kadar tüketmeden yoksulluğu akla getirmeyen mirasyedi gibiyiz. Ve bilmiyoruz ki bu doğal miras tükendiğinde, amcamız ya da dayımızdan yeni bir varlığa konma şansımız hiç yok. Çünkü hepsi bu !..

Çevreye ve insana saygılı, güneş, rüzgar, bio-kütle gibi “yenilenebilir” enerji kaynakları ile beslenebilen, ”rekabet yerine paylaşımı” ön plana çıkaran anlayış ve bu yönde teknolojik yenilenme, “yeni yaşam tarzını” ve beraberinde “yeni mimariyi” gündeme getirecektir.

Doğal olan her şeyden kopan, düşey yoğunlaşmayı çaresizlik sanan şehirlerin hiç de sakin olmayan sakinlerine besin yetiştirme telaşı, acı bir kısır döngüdür artık. Yapay gübre ile gücü sömürülen tarlalar ve kilo çeken fakat besin değeri düşük, büyüme koşulları yüzünden toksik özellikler taşıyan yiyecekler, yaşamı sürdürmek değil, adeta sona erdirmek için yetiştirilmektedir. Bu intihar koşusuna dur deyip, besin zincirini tekrar sağlıklı dönüşüm yörüngesine oturtmak da Eko-Mimarinin taşıması gereken bir endişedir artık.

Çok iyi izole edilmiş, az enerji harcayan, üstelik beş yıldızlı otel konforuna sahip evlerde oturan, fakat sağlıklı yaşam ve beslenme şansı olmayan bir şehir halkı düşünün.. Bu yapay konfor kimin, ne kadar işine yarayacaktır dersiniz ?.. En az benzin harcayan otomobil bile benzin bittiğinde çaresizdir. Bu nedenlerle Eko-Mimari sadece enerji tasarruflu detay çözümlerinin değil, bir yaşam felsefesinin ürünü olmak zorundadır. Bir başka deyişle; biyolojik döngünün boyut kazanarak yaşamın içine alınması demektir “Eko-Mimari”..

ÇOK KATLI MI ?
AZ KATLI MI ?

“Yeni ve güvenli, ekolojik şehirler”, insan fizyolojisine uygun, yatay gelişen konutlar ve ayağı toprağa basan insanlar gündeme geldiğinde, akla gelen ilk engele yani ilk soruya yanıt aramanın zamanı geldi..
Dünya standardına göre ideal yerleşim yoğunluğu; 100 dönüme 150 kişiden, 10 dönüme 150 kişiye kadar olan aralıktır.

En büyük eşik; ortalama olarak;
BİR KİŞİYE 666 m2,
3 KİŞİLİK BİR AİLEYE 2 DÖNÜM, 
5 KİŞİLİK AİLE İÇİN 3.3 DÖNÜM  demektir. Bu üst eşikte arazinin yaklaşık yarısının; yollar, meydanlar ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlar olduğunu varsaysak bile, 5 kişilik bir aile için 1650 m2 lik bir arsanın tahsis edilebileceği anlaşılır.

Batı standardı bahçeli yerleşimde alt eşik olan 10 dönüme 150 kişi de ise; aynı aileye 160 m2 lik bağımsız bir arsa verilebilmekte. Bu da; 50+70=120 m2 iki katlı bir ev ve 110 m2 bahçe olanağı sunmaktadır. Bu bahçenin, doğrudan kişilerin kullanımına sunulmuş “aktif yeşil” alan olduğunu ve böylece toplu olarak ayrılması gereken “pasif yeşil” den tasarruf edilebileceğini düşünürsek, iki kat sınırını geçmeksizin, aile başına 200 m2 yi aşan bağımsız yeşil alan sağlanabileceği anlaşılmaktadır.

Türkiye’nin toplam alanının 800.000 km2 olup, devletin elinde; tarımsal, dağlık bataklık ve elverişsiz alanlar dışında 400.000 km2 arazi bulunduğunu

biliyor muyuz ?

Bu hesaba göre; ülkenin YÜZDE 5’i olan 40.000 km2 nin yani 40 milyon dönümün konuta tahsis edilmesi halinde,
 60 MİLYON NÜFUSUN  “üst eşikte”,
BİNDE 5’i olan 4.000 km2 nin yani 4 milyon dönümün  tahsisi halinde ise “alt eşikte” fakat yine de bağımsız yeşil alana sahip olarak, BİR VEYA İKİ KATLI EVLERDE
OTURABİLECEĞİNİ 
biliyor muyuz ?

Türkiye’yi boydan boya geçen, yani 1500 km boyunda bir çizgi düşünün.  Arada on misli fark olmasına rağmen hayallerimizi zorlayıp üst sınırı örnek olarak alsak bile bu çizginin en çok 27 km genişliğinde olacağını, tüm nüfusun BAHÇELİ EV DÜZENİNDE çizginin içine sığabileceğini ve
bu genişliğin, normal bir karayolları haritasında sadece 14 mm KALINLIĞINDA BİR ŞERİT KADAR olduğunu, nüfusunun artacağı varsayımı ile 100 milyonluk bir Türkiye’nin bu haritada en fazla 2,5 cm  yer tutacağını da
biliyor muyuz ?

19.yüzyılın sonlarında “Amerikan rüyası” olarak belirlenen üst eşikteki yaşantı, özel bir grup ilişkisi ve ekonomik paylaşım söz konusu değilse, örneğin klasik bir köy kurgusu ve tarımsal üretim söz konusu değilse, sosyal ilişkileri ve hizmet dağılımını zorlamaya başlamaktadır. Özellikle ülkemiz gibi 50 yıldır “şehir yoğunluğu bağımlısı” olan halkın psikolojik tercihlerini de zorlayacaktır. Yeni olanakların yeni özlemler doğuracağını varsayarak fakat yine de gerçekçi bir yaklaşımla 10 dönümde 50 kişiyi, hesabımıza ve hayallerimize baz olarak alsak bile bize 12.000 km2 nin yeteceği bellidir. Yani Türkiye’nin YÜZDE BİR BUÇUĞU..

“Çok katlı yapmalıyız, çünkü yer yok !” diyenlerin ;
BU HESABI BİLMEYENLER olduğunu, sadece MEVCUT RANTLARIN KORUNMASINA VE YÜKSELMESİNE hizmet ettiklerini 

düşünmüyor muyuz ?

Çok katlı olmak uğruna  kalabalıklaşan şehir merkezlerinde YARIM SAAT tıkanan trafikte bekleyen bir aracın, açık bir yolda aynı süre içinde ve aynı benzinle sizi 50 km UZAKLIĞA götürebileceğini, yani
 TOPLU TAŞIMAYA ÖNEM VEREREK ulaşım sorununu çözdüğümüzde, 60 milyon nüfusun ; BAHÇELİ, MÜSTAKİL VE EN ÇOK İKİ KATLI EVLERDE yaşayabilmesinin mümkün olacağını
göremiyor muyuz ?

200 YILLIK APARTMAN KÜLTÜRÜNE SAHİP FRANSA’DA 1963 yılında yapılan bir halk oylamasında halkın % 68’inin tek katlı evde oturmak istediğinin anlaşıldığını ve o tarihten beri iskan politikasının EN ÇOK İKİ KATLI KONUTLAR yönünde değiştirildiğini
biliyor muyuz ?

Devlet Planlama Teşkilatı tarafından 1992 yılında Marmara Üniversitesine yaptırılan ankette 60.000 DENEK ile yapılan görüşme sonucunda Türk halkının % 96 SININ TEK VEYA İKİ KATLI EVDE oturmak istediğinin anlaşıldığını
biliyor muyuz ?

Tüm yönlendirme sorularının DPT tarafından titizlikle ayıklandığı  ANKETİN KESİN SONUÇLARINA RAĞMEN iskan politikamızda az katlı konutlara doğru hiç bir değişimin görülmemesini
düşündürücü bulmuyor muyuz ?

 

VE BİR MODEL !

Mevcut çarpık düzenin, o düzenden beslenenler tarafından değiştirilmesini beklemek en büyük saflığımız olur. Hani derler ya; “eşyanın tabiatına aykırı !” Bu söz tam yerini bulur.. Geriye ne
kalıyor ? Halkın bilinçlenmesi, kendi çözümünü üretmesi..

Devletten en fazla bekleyeceğimiz şey ; yer tahsisidir. Sayın Mimar Turgut CANSEVER hocamızın anlatmaktan usanmadığı modelde olduğu gibi, bu arazinin bedelini de devlete kolaylıkla ödeyebilir oturanlar. Çünkü orada sağlanacak ekolojik, ekonomik ve demokratik döngü bu ödemeyi kolaylıkla sağlayacaktır. Bu yapılanmada, “şehir rantının bir grubun elinde bırakılmayıp bölüşümü” yaklaşımın anahtarıdır. 

İlk yatırım bedelleri mi ?  Aşağıda sunacağım modelde olduğu gibi önce kendi birikimlerimizle başlayabiliriz. Daha büyük modellerin projelendirilmesi halinde dış kaynakların seve seve devreye gireceğini de biliyoruz.. Çünkü bir kredinin verilebilmesinin ön şartı, geri dönüşünün güvenceli olmasıdır..

200 ila 1000 kişiyi barındıran “Eko Köyler” ve bu köyleri örgütsel çatısında toplayan, ekonomik çatkısını kurgulayan “YENİ VE GÜVENLİ ŞEHİRLER”, mevcut büyük yerleşimler için kurtuluş ümidi ve insanlık idealinin yaşamsal çözüm modeli olacaktır.

“Burada hedeflenen; sadece doğanın korunması değildir. Aynı zamanda, trafik, hava ve su kirliliği, enflasyon, şehir yalnızlığı gibi, aslında yapay olarak yaratılmış problemler altında sağlığını ve mutluluğunu yitirmekte olan bireylerin, doğa ile teknolojinin pozitif nimetlerinin uyumlu beraberliği sonucu tekrar iç huzurunu yakalamasıdır. Birlikte olmayı önceden seçtiği insanlarla ve tasarımında söz sahibi olduğu ekolojik yaşam alanında, hayatı ve doğayı yapıcı bir şekilde paylaşmanın getirdiği sevinçleri yaşamasıdır.”

LATERNA Alternatif Enerji Araştırmaları Şirketi tarafından hazırlanan “SEVREN” (Spiritual Example Village Retreat Ecological Nature) Ekolojik Yaşam Alanı modelinin tanıtım broşüründen aynen aldığım yukarıdaki paragraf, hedeflenen amacı başka söze ihtiyaç kalmayacak ölçüde özetlemekte..

Bu anlayışla kapsamlı araştırmaların yapılacağı ve halka bilgi aktarılacak “kentsel çevre merkezi”nin ve şimdilik 40 birimlik bir “eko-köy” modelinin proje çalışmalarını birlikte yürütmekten mutluluk duyduğum yetkililer, alternatif enerji kaynakları hakkında ne diyorlar ? Sözü yine onlara bırakarak sizi bu konularda düşünmeye davet ediyorum.. Aşağıdaki metin, LATERNA Ltd. tarafından kaleme alınmıştır. İlgili Web adresleri: www.laterna.com.tr / www.temizdunya.com

ALTERNATİF ENERJİ KAYNAKLARI

Dünyamızda enerji ihtiyacı her yıl yaklaşık %4-5 oranında artmaktadır. Buna karşılık bu ihtiyacı karşılayan fosil yakıt rezervi  çok daha hızlı bir şekilde azalmaktadır. En iyimser tahminler bile önümüzdeki elli yıl içinde petrol rezervlerinin büyük ölçüde tükeneceği ve ihtiyacı karşılayamayacağını göstermektedir. Kömür ve doğalgaz için de uzun süreçte benzer bir durum söz konusu olacaktır.

Fosil yakıtların kullanımı, dünya ortalama sıcaklığını son bin yılın en yüksek değerlerine ulaştırmış, yoğun hava kirliliğinin yanı sıra milyarlarca dolar zarara yol açan sel, fırtına gibi doğal felaketlerin gözle görülür şekilde artmasına  neden olmuştur. En kısa zamanda önlem alınmaması durumunda yakın gelecekte deniz kenarındaki bir çok şehir, sular altında kalacaktır.  Bu nedenle insanoğlu, fosil yakıt rezervlerinin bitmesini beklemeden temiz enerji kaynaklarına yönelmek zorundadır.

Fosil yakıtlar yerine alternatif temiz bir çözümün getirilmemesi durumunda, birçok hayvan ve bitki soyu tükenecektir. Bu durumda  yaşam şartları da son derece ağırlaşacaktır. Yoğun hava kirliliğinin tehdidi altındaki büyük şehirlerde yüzlerce insan bu yüzden hayatını kaybetmektedir. Asit yağmurları yüzünden birçok doğal eko-sistem tamamen çökmüştür.

Bu durumda, güneş, rüzgar, su ve bio-kütle gibi kendini sınırsız tekrarlayan “yenilenebilir” ve ham madde bağımlısı olmayan enerji kaynakları  çok kısa bir süre içinde önem kazanacaktır. Dünyanın birçok ülkesinde yeni enerji üretim yatırımları artık temiz enerjiye odaklı olmaktadır.

Türkiye, hem güneş hem de rüzgar bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Bu zenginliği boşa harcama lüksüne sahip olmayan yurdumuz için tükenmeyen bir kaynak olan rüzgar ve güneş, önümüzdeki yılların temel enerji ve elektrik kaynağı olmaya adaydır.

Bu çözümler; Taşınabilirlik, bakım ihtiyacı olmaması, ihtiyacın olduğu yerde üretim, hiçbir atık çıkmaması, sessiz üretim ve modüler yapı özellikler ile; merkezi enerji üretimi ve dağıtımından, yerel enerji modellerine geçişi sağlayacaktır.

Alternatif enerji kaynaklarının yaygın kullanımı ile daha değişik bir dünya görüşü günlük yaşamımıza hakim olacaktır. Sınırsız ve sorumsuzca enerji tüketiminin yerini; bilinçli, çevreye saygılı ve ihtiyacı karşılamaya yönelik enerji kullanımı alacaktır. Böyle bir ortamda da refah düzeyini, “en fazla enerji tüketen” yerine “en verimli enerji kullanan” belirleyecektir. Türkiye’de  benzeri bir anlayışın hakim olması ile yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi daha da artacaktır..

Y.Mim.Çelik ERENGEZGİN